Sonbaharın gelişiyle bahçedeki kavak ağaçları da sararmaya başlamıştı. Halil Bey, mavi boyalı büyük binanın bahçesindeki banka oturmuş, yarısı sarı, yarısı yeşil kavak ağaçlarını seyrediyordu. Havuz kenarındaki yürüyüş yolu, bu binadaki en sevdiği yaşam alanıydı.
Seksen yaşını aşmış olan Halil Bey, üç yıldır bu huzurevinde kalmaktaydı. En yakın arkadaşı, kendisini tek dinleyeni, ellili yaşlarında, sürekli donuk donuk bakan Hüseyin Bey’di. İki arkadaş, sarı-siyah banklarda oturmuş, sohbet ediyorlardı.
Her zamanki gibi daha çok Halil Bey konuşuyordu. İki takım elbisesinden biri olan koyu gri takımı üzerindeydi. Yine saç sakal tıraşı olmuş; küçük mavi gözleri, esmer yüzünde daha da belirginleşmişti. İri bedeni, bankın yarısından çoğunu kaplamıştı. Zayıf, kısa boylu olan Hüseyin Bey, Halil Bey’in yanında küçücük duruyor, kahverengi gözleri dikkatle Halil Bey’e bakıyordu.
Çocuk sesleri bana melodi gibi gelirdi.
“Öyle işte Hüseyin’im, öğretmenlik yaptığım yılları unutamadım. Küçük bir ilçede yıllarım geçti. Çocuk sesleri bana melodi gibi gelirdi. Öğrencilerimin heyecanla sınıfa doluşmalarını çok özledim. Her gün minicik bedenleri ile koskoca çantaları sırtlanıp okula gelirlerdi.”

Hüseyin Bey, kıvırcık siyah saçlarını karıştırıp, derin bir nefes çekti. Halil Bey arkadaşının yüzüne baktı. Sonra anlatmaya devam etti:
“Evimde sımsıcak kahvaltımı yapar, çayımı içerdim. Her gün takım elbisemi giyinip, elimde deri çantamla sarı boyalı okuluma gelirdim. Bir kızım, bir oğlum vardı. Onları da okula getirir, sınıflarına kadar bırakırdım.”
Hüseyin Bey, “Ya, ya…” diye onayladı.
Yuvamın sultanı öyle içten gülerdi ki kahverengi gözleri ışıl ışıl parlardı.
Halil Bey devam etti:
“Karım, beni her gün Allah’a emanet eder, uğurlardı. Kapıdan, hep arkamızdan bakardı. Yuvamın sultanı öyle içten gülerdi ki kahverengi gözleri ışıl ışıl parlardı.”
Yuvamın sultanı öyle içten gülerdi ki kahverengi gözleri ışıl ışıl parlardı.
Hüseyin Bey, başını aşağı yukarı sallıyor, arkadaşı anlattıkça gözleri daha da belirginleşiyordu.
O sırada saatine bakan Halil Bey:
“Yemek saatimiz gelmiş ya Hüseyin Efendi. Haydi bakalım gidip yemeğimizi yiyelim.”
Yemeklerini yiyip büyük salona geçtiler. Hava kararmıştı. Siyah deri koltukları olan büyük salonda her yer doluydu. Kadınlar bir yere toplanmış erkekler başka bir yere, sohbet ediyorlardı.
Huzurevinde tanışmış, burada evlenmiş çiftler de vardı. Gençler gibi el ele dolaşır; yemekte, bahçede, salonda birbirlerinden ayrılmazlardı. Kalın, koyu turuncu perdeler çekilmiş, top şeklindeki avizelerden yayılan ışık büyük odayı aydınlatmıştı.
Görevlilerin bir kısmı evlerine gitmiş, sadece nöbetçi olanlar kalmıştı. Televizyon açıktı ama birkaç kişi dışında kimse izlemiyordu.
İki arkadaş çaylarını almış, koyu kahverengi ahşap kaplı sandalyelere oturmuştu. Orta sehpa uzak olduğundan önlerine küçük siyah sehpayı çekmişlerdi. Konuşmayı başlatan yine Halil Bey oldu:
“Bir gün daha akşama erdik ya Hüseyin Efendi. Çocuklarımı da alıp okuldan eve gidişimiz geldi aklıma. En son biz çıkardık genelde okuldan. Bazı çocuklar evlerine yürüyerek gider bazı çocuklar, babalarının arabalarıyla dönerdi. Benim hiç arabam olmadı. Ev de uzak değildi. Hep yürüyerek giderdik.”

Hüseyin Bey, höpürdeterek çayından bir yudum aldı. Halil Bey de bir ‘ahhh’ çekerek çayından içme gereği hissetti. Anlatmaya devam ediyordu:
“Kızımın küçüklüğü, örgülü, siyah kurdeleli saçları, beyaz yakalı, siyah önlüklü halleri gözümün önünden gitmiyor. Oğlumun omzunda su matarası, muzır bakan siyah gözleri, koşmayı çok sevmesi hep aklıma geliyor. Unutamıyorum.”
Hüseyin bey güldü,
“Çocukları ben de severim” dedi, uzaklara daldı.
“Karım da boynunda mutfak önlüğü asılı, kapıda sevgiyle karşılardı bizi. Ne güzel yemekler yapardı bir bilsen? Ev buram buram tarhana kokar, pilav kokar, yeşil fasulye kokardı. Ben severim diye hep bunları yapardı.”
O sırada yan tarafta oturan yaşlı kadınlardan birinin kahkahası duyuldu. Kendi aralarında konuşurken bir şey çok ilginç gelmiş, seslice gülmüştü. Onun kahkaha sesine artık herkes aşinaydı.
Halil Bey devam etti:
“Yuvamın sıcaklığını çok özlüyorum be Hüseyin Efendi. Karımı, çocuklarımın kokusunu… Burnumda tütüyorlar.”
Hüseyin Bey’in aklına “Eee şimdi neredeler?” diye sormak gelmedi. Çünkü çoğu şeyi unutur, görevlilerin ismini bile aklında tutamazdı. Halil Bey’i iyi tanırdı. Defalarca dinlediği şeyler aklında kalırdı. “Ama bu da neden böyle?” diye sorgulamazdı.
Doğuştan farklı doğmuş, okul okuyamamıştı. Köyde anne babasının yanında çiftçilik yapmış, onlar ölünce bakacak kimsesi de olmayınca akrabaları, huzurevine bırakmışlardı. Babasından kalan emeklilik parasını huzurevine yatırıyorlardı.
Öyle işte Hüseyin’im, öğretmenlik yaptığım yılları unutamadım.
Halil Bey’inse kendi emekli aylığı vardı. Onu kullanırdı. Bazı zamanlarda okullardan öğretmenler ve bir sınıf dolusu öğrenci bu bakımevini ziyarete gelirlerdi. Özellikle yaşlılar haftasında, bayramlarda ziyaretçileri eksik olmazdı. Çiçek, çikolata gelince ne de çok sevinirlerdi. Halil Bey ise gizli gizli ağlardı.
Diğer yaşlılar çikolata yemeye başlar, başka işlerle meşgul olanları olurdu. Halil Bey’se çocuklarla konuşur, onlara soru sorar, bol bol sarılırdı.
Havalar iyice soğumuştu. Dışarda kar; kavak ağaçlarını, havuzu, bankları bembeyaz kaplamıştı. Bahçeye çıkamıyorlardı.
Salona inemez olmuştu Halil Bey. Hastalanmış, ateşler içinde yatıyordu. Başında Hüseyin Bey bekliyor, biran olsun arkadaşını yalnız bırakmıyordu. Doktor muayeneye gelmiş zatürre tanısı koymuştu. İlaçlar yazmış, düzenli kullanmasını istemişti. Normalde de iştahla yiyemediği yemekler yavan geliyordu. İyice zayıflamış, gözleri çukurlaşmıştı. Görevliler söylenerek bakımını yapıyor, yüzleri hiç gülmüyordu.
Uzun zamandan sonra bir gün kendini çok iyi hissetti Halil Bey. Hüseyin Bey’den kendisini bahçeye çıkarmasını istedi. Bir elinde baston, diğer eliyle de Hüseyin Bey’in koluna girerek yavaş yavaş bahçeye çıktılar.
Karlar erimiş ilk bahar kendini göstermeye başlamıştı. Hüseyin Bey, arkadaşını biraz daha iyi görünce sevinmişti. Banka oturdular. Halil bey, her yere dikkatlice göz gezdirdi. Güneşe, gök yüzüne, ağaçlara, kuşlara, havuzdaki suya uzun uzun baktı. Hiçbir şeyden bahsetmedi. En son;
“Hüseyin Efendi, içeri girelim, üşüdüm,” dedi sadece. Odaya girdiklerinde ise;
“Hüseyin Efendi sağ ol, sağ olasın,” dedi.
Bir gün sonra, sabah uyandığında Hüseyin Bey, Halil Bey’in hâlâ uyuduğunu fark etti. Uyansın diye başında bekledi, bekledi.
Sonra yanına gitti, yüzüne baktı. Yüzü sapsarıydı. Dürttü ama hiç hareket etmedi Halil Bey. Şaşkınca bakındı, görevlilere haber etti. Arkadaşının vefatına inanası gelmiyordu.
Birkaç gün sonra Halil Bey’in köylüsü bir adam geldi. Nereye gömüldüğünü öğrenmek istediğini söyledi. Eşyalarını almak istedi. Hüseyin Bey ilk defa sordu:
“Çocukları, karısı nerde, niye gelmediler?”
Köylüsü:
“Onun hiç çocuğu olmadı ki. Hiç evlenmedi. Hademe olarak okulda çalıştı. Yaşlanıp emekli olunca da buraya yerleşti. Okumayı çok severdi. Öğretmen olmayı çok istemişti rahmetli. Hep hayalindeydi.”
Hüseyin Bey, yutkundu. Gözünden akan yaşlarla beraber nefesi tıkandı.
