Öksüzlüğü
Gözlerinin karasından okunanlara mukabil
Yavrusunu İsrâfil’in sûruna,
Cehennemin uğultusuna,
Rotasını çizememiş zihnin
Cızırtısına benzeyen bir sesle gelen
Ölümcül bir aydınlığa,
O yalancı sabahın kucağına
Kefeniyle bırakmış ana babaların yakarışlarını
Vur terazinin iki kefesine…
Benim gözlerimin önünde
Saatin akrebine benzer bir ibre,
Sağdan mı soldan mı ısıracak bilmediğim.
Sabaha ayamıyorum göğsümü kuşatmış karanlıktan, ah!
Ellerin mi sızlıyor senin?
Kuşan dörtnala gelen gayretini de
İnce, kavisli, nâzenin bir “Lâ” çiz
Yankılı göğe.
Gör ki ışıl ışıl bir güneş boy vermiş,
Gör ki, her yer gülibrişim.
Cevap ver Allah aşkına
Ağrın nerende senin?
Derin sularda teskin olan telaşlı gönüller aşkına,
Avazını, büyük bir sessizlikte bileyleyen yiğitler aşkına,
Geceyle gündüzü anda birleyen aşkına,
Hû…
Ah, tüm acûzeliğiyle insan!
Etten, kemikten, ifrazattan, kandan ibaret insan!
Cesedi ayaklarına dolanan Adem!
Arzuları kanatlarına…
Vâ esefâ!
Dokuz sekizlik ritimlerin isyanına boyun eğmiş kederli şarkılar gibi
Koca bir tezat bu dünya!
Oysa ben,
Köksüzlüğümü,
Kapıma kireçle vurmadım.
Kına belleyip avucuma yaktım da
Kimse görmedi.
Vallahi ilk taşı ben atmadım!
Ben atmadım billahi!
O attı.
O attı.
O!
