Ey benim şehr-i yalnızlığım,
Boğuşurken içinde binbir kıyametle
Nasıl da vurdun kendini sakin suskunluğa
Bir ölüm sessizliğidir yüreğin
Harabe kentlerin korkusunda
Ne bir ateş,
Ne bir duman
Dökülürken ıslık ıslık
An’a pay ettiğin hüzün.
Aklımın ücrasını hançerle deşer
Dökülür gidişine damla damla
Koyusu bulutlanmış gözlerim.
Ben ki kendini ezelde unutan beşer,
Hatırlar mıyım nisyanımı?
Çınlarken hem de en suskun isyan
Suçlu sen misin bilmem
Yoksa ben mi yaraya yar?
Koskocaman demişler sana
Halbuki varın yoğun 5 arşın, bir diyar
Darsın!
Hem de ne dar.
Saklansam gölgene, yağmurlar düşer
İklimler evrilirken ürpermiş zamana.
Yolumuza kader, ızdırabı döşer
Lal’ine yakışan bu mudur heyhat!
İncelmiş sevdaların akıbeti hep mi berbat?
Sokak lambaların sönse gözlerime
Titrese ışıkları, yansa ciğerime
Ebruli belaları yakıştır bugünüme
Çekilirken şu kalbimden
Kızıllığınla vur narı
Gök gri,
Sen mavi,
Ben siyah olduğumdan beri.
Dağlansın yine de cesedim,
Olduysa ruhum serseri
Hesapsızca üfler harı
Ey benim şehr-i yalnızlığım
Çökünce zifiri, yorulmuş saçlarıma
Ellerim utanır istemeye yıldızları
Hakkını helal eder mi gökyüzü bilmem.
Ve bilmem bendeki sır da aynı yaradan
Her zerre boğuşurken içimde binbir kıyametle
Ben kelimelerle bitiyorum sanki
Sanki yaşamak tükeniyor dilimde
Sustur o zaman sendeki beni
Söyletme
Şimdi satırlara vur kilidi
Şimdi artık susuyorum
Şimdi işte tam da şimdi
