KÜÇÜK TATLI BALKABAĞIM

Bu hitap anneme aitti. Beni bu şekilde severdi hep. Neden bu? “Balkabağı tatlısını çok severim, hele de üzerinde bol cevizi olunca. İnsan sevdiklerine, sevdiği şeylerle seslenir.” demişti. Ateşi görmeden önce kabuğu ve eti sert balkabağıydım onun. Ta ki ateş ve şekeriyle buluşana kadar. Ama annemin, ateşini ve şekerini cimrice eklediği balkabağıydım ben.

İnsan sevdiklerine, sevdiği şeylerle seslenir.

 

Yıllar önce görev yaptığım ilde üniversite, lise, açık öğretim ve buna benzer sınavlarda gözetmen olarak hep görev almıştım. O gençlerin heyecanına, ya da her ne hissediyorlarsa, tanık olmak çok farklı bir deneyimdi. Yıllar sonra benim de bir anne olarak yaşayacağım o günlerin ertelenmiş heyecanlarıydı bunlar. Sineklerin bile vızıldamasına, kuşların ötmesine izin verilmeyen o birkaç saat, yıllar sonrasının adı konmamış, pembe pamuk şeker tadındaki muallak umutlarının başlangıcı idi.

O sessiz ama bir keman yayı gibi gergin, hiç bitesi gelmeyen saatlerin aralıklarında, bazen gözüm pencereye takılırdı. Başka bir boyuta geçmiş gençlerin dışarda bekleşen yakınlarına. Bambaşka bir manzaraydı. Okul bahçesinde, buldukları ağaç gölgesi altına sığınmış farklı yaşlardan, sıfatlardan kadınlar, erkekler. Anne, baba, kardeş, akraba. Kimisinin elinde Güllü Yasin, kiminde Cevşen. Kimisi elindeki örgü veya danteliyle, her ne halde olursa olsun, bedenleri ve akıllarıyla hep bu salonda olurlardı. Kıpırtılı dudaklar ara sıra sınıf pencerelerine kayan gözlerle beraberdi.. Onları gördüğümde gülümsememe engel olamazdım. Geleceğimi görürdüm. Bir gün, ben de hiç elime almışlığım olmadığı halde örgüm ve dantelimle kızımı veya oğlumu bir ağaç altında, paketimde kim bilir kaçıncı tütünümü tüketirken böyle bekleyecektim. O, benim dışarıda olduğumu bilecekti; ben onun arka sırasında olduğumu, saçlarını okşayıp, sırtını sıvazladığımı farz edecektim. Yaptım da.

Şanslı olmak deyimi, ne kadar göreceli ve içini sayfalar dolusu cümlelerle doldurabileceğiniz bir öngörü. Neye göre, kime göre? Benimki hangisiydi bilmiyorum? Hiç bir gözle görülür yoksunluğun olmadığı bir evde doğmuş olmak, hayata bir çok yaşıtımdan önde başlamaktı. Bunu zaman içerisinde çok sorguladım, sorguluyorum. Somut hiçbir eksiğim olmadı. Oyuncaklarım, giysilerim, arkadaşlarım. Yani kendi seçimlerim olmayan, sevemediğim aptal oyuncaklar, ne zaman ve nerede ne giyebileceğime karar verilmiş, çocuk ruhumun ötelendiği aristokrat esintili elbiseler, ailelerinin sosyal konumuna göre seçilmiş arkadaşlar… Kim bilir, eve üstünde toz toprakla gelmek ne güzeldi? Kim bilir kavga etmek, küfür etmek, sokak çocukları ile (Bu tabir anneme aitti. Ona göre dengimiz olmayan her çocuk sokaklarındı.) koşturmak, yalayarak dondurma yemek, sularını akıtarak karpuz kemirmek, acıkınca üzerine toz şeker serpilmiş yağlı ekmek yemek, vakti dikkate almadan sağda solda takılmak, sıradan, düz birine aşık olmak… Kim bilir ne güzeldi?

Meslek seçimim hayatımın devrimiydi. Üniversite sınavına gireceğim yıl, anneciğimden gizli, müttefikim öğretmenimle yaptığımız tercihim annemin isteri krizlerine neden olmuştu. Çünkü, tüm köprüleri yıkıp uzaklara giden babamdan sonra, bu kez benim üzerimde kaybettiği ikinci savaştı bu. Babamı hiç yargılamadım. Ne çocukluğumda, ne de sonra.

Kollarıma uzatılan papatya buketi değildi aslında. Bol şekerli balkabağı tatlısıydı.

 

Sınav yerine, benimle aynı yerde sınava girecek olan arkadaşımın annesi ve babasıyla birlikte gitmiştim. Bu, cüretimin cezasıydı belli ki. Sınav çıkışı, arkadaşımın babasının elinde iki minik çiçek buketi vardı. Biri kızına, diğeri bana. Kollarıma uzatılan papatya buketi değildi aslında. Bol şekerli balkabağı tatlısıydı. Bir başkasının elinden ve kalbinden ikram edilen.

Aynı klasik süreci yaşadığım üniversite eğitimimden sonra, gönderildiğim ilk yere koşarcasına gittim. Anneme karşı kazandığım zaferimi, özgürlüğümü, iddiasız ama aşkla tercih edilmiş evliliğim ve aşkla büyütülmüş çocuklarımla taçlandırdım.

Onu yanıma aldığımda, kendisini bilmeden, saksıda yetişen nadide bir çiçek gibi hayatıma dahil ettim. Yalnız ölmesine razı olamadım. Hiç sınırı olmayan beklentileri ile yalnızlık… Ondan edindiğim en baskın öğreti buydu çünkü ve nasıl acıttığını biliyordum. Onu, yemyeşil devasa bir kavağın altına sakladığım gün, şekerini cimrice kattığım balkabağı tatlısını yapmıştım. Bu seferlik de onun istediği gibi olsundu.

0 yorum
0 beğeni
Prev post: KIRK YILNext post: Meltem Esti Üzerimize/Nassan Alayna El Hawa

İlgili Yazılar

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arşiv
Kategoriler
En Son Yazılar

Aylık Ücretsiz Dijital Dergimize Abone Olmak İster Misiniz?

Yazının Yayınlanmasını İster Misin?
2 months ago
2 months ago
2 months ago
2 months ago
2 months ago
2 months ago
  • Halitus
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Halitus.mp3
  • Souffle
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Souffle.mp3
  • Moya-Alitu
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Moya-Alitu.mp3
  • Napas
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2024/11/Konsol-Edebiyat-Website-Fon-2-1.mp3