Üç harfe sıkışmış âlem. Ne sığmış akla, ne yüzler sayfalar, ne de binler ciltler. Vâkıf olmuş mu bilinmez? Ne yazan ne okuyan. Konup bir billur şişenin içine, sır üflenmiş atılmış deryaya. Kilidi kor ateşten, anahtarı bilmem ne? Ne bulan hoşnut olmuş ne bulamayan.
Ten ve can iki karındaş, bir olmuş diğeriyle. Yetmemiş dökülmüş şiirlere, şarkılara, söylencelere. Masal ayrı tutulmuş. Tutulmuş da ya mesut vuslatlara yer açılmış ya da hüzünlü vedalara. Çoğu da ötelenmiş, gelmeyecek zamanlara.
Yürüyen, uçan, düşünen her canlıya verilmiş, buyur edilmiş gönül tahtına.
Ya güller saçılmış yollarına ya kan sıçramış bahtına, mayası muhabbet, sevi de olsa. Gül bahçesi, şaki atlarının toynakları altında ezilirken, ah etmiş ki bülbül, dikeni kanatmış bağrını. Ne gül duymuş ne de Gülizar ahını.
Zora sokmuş vuslatı peri padişahı, Kaf Dağı’ndan getir muradımı, al kızımı. Çoban neylesin, heder etmiş yolunda gençliğini varını.
Şarkılar yazılmış, Bozlaklar, maniler… Kamber’i, Aslı’yı söylemiş ninnileri. Defne dalına bağlanmış al yemeni, dilemiş neredeysen bul beni.
Mevla’sında bulmuş muhabbeti
Mecnun, demiş muradım sensin.
Başka başka yol tutulmuş, bu da var diyerek. Mecnun’la Leyla iken, çöl yaren olmuş, Leyla ne bilsin? Mevla’sında bulmuş muhabbeti Mecnun, demiş muradım sensin. Şems demiş öbür yarım Rumi, başka tende aramış ruhunu kimi. Derviş pirinde aramış, Yaradan’ında bulmuş piri.
Şey Hamdullah demiş, aşk kâğıda düştü. “Elif’ler”, “Vav’lar.” Söze ne hacet? Celî’lerde, Kûfî’lerde maharet. Sazlık kamışı kalem, sevgilinin hatırına kâğıda sarılan. Mürekkebi kandır, gözyaşına karışan.
Şarkılar nahif, sevgiliye “siz” diye hitabı, ten karışmamış, sözler yazmış kitabı. Bir bakış, bir tebessüm yetmiş aşıka, varlığı binler saadet gelmiş maşuka.
Âdem aşkın atası, anacığı Havva. Ne hırs var ne de heva. Kabil kıydı karındaşına, Aklima için kan doldu avucuna, kara bayraklar çekti aşkın burcuna.
Kalp, kanlı et parçası. Ondandır kırmızının aşka sevdası. Gülün alı, kokusu hevası, dikeni âşığa cefası.
Dile ayıp olan işlenmiş oyalı yaşmaklara, dokunmuş kilimlere. “O” anlar diye, gerisinden kime ne?
Aşk görünür olsaydı Veysel toprağı yar eder miydi gönlüne? Vatan, sadece toprak olsaydı nice yağız fidan düşer miydi kara bendine?
Yunus’un derdi sevi, görelim onu aşk neyledi? Sitem sevdaya süs, Karacaoğlan söyledi, bana kara diyen dilber, gözlerin kara değil miydi? Zalim olmayaydı sevgili, sözün mahareti ne bilinirdi?
Zulüm kalp elinden gelseydi, hazinelerine meftun Karun bir kadını sevmez miydi? Kararan bir kalp Lalezara dönmez miydi?
Ve dahi Şehriyar zulmü teselli etmiş kendine. Kana boyarken gecelerini, Şehrazat’ın sabrı felah eylemiş nicelerini.
Söz ustasıdır aşkı yaşatan. “Bir de sevgilim vardır, pek muteber” diye Orhan Veli. Ne adını vermiş ne de sitem etmiş. Kelimelerde saklamış gizini, bu da bana kalsın diye.
Hayyam demiş; “Aşk ki gerçek değilse tutkusu olmaz, güneş, ışık ve rahat uykusu olmaz” olmasaydı dediği gibi ne aşıka gerek olurdu ki ne de maşuka.
Zaman akmış akmaya, sel götürmüş kum kalmış. Ruha bakan göz tene sarılmış. Güzel kimse gönül onda. Aşka esvap biçilmiş saçı, kaşı, gözü, ne ehemmiyetli ki sözü? Mazruf garib olmuş, zarf işin özü.
Hüzzamlar ağlamış, Nihaventler başka. Bağlamanın tezenesi sarı saçlara yakmış türküsünü. Sazlıktan koparılıp ağıtını, Ney üflemiş aşkın mistik öyküsünü.
Şarkılar bozulmuş önce, şiirler yasta. Nahif “siz”lerin yerini almış riyakâr nazlar. Üç gün ömür biçilmiş, sevdalar ayak ucu, gönüller hasta.
Aşk viranelerde tezgâha düşmüş haraç mezat. Akçe hesabı, ederi olmuş kaderi. Kadife keseler meşhûn. Aşıkla maşuk masallarda kalmış, ondan gayrısı hepten Hümaşûn.