Sağ eliyle sarı Volkswagen’in bagajını hızlıca kapattı.
“Hadi bakalım, yolcu yolunda gerek. Ver ana, elini öpeyim. Hakkını helal et.”
“Helal olsun damat, yolunuz açık olsun. Varınca haber edin.”
İki omzunu örten ve kollarını açınca kanat görüntüsü veren, başındaki büyük beyaz tülbentiyle damadına sarıldı. Yaşlı gözlerle kızına döndü. Bir daha ya görürüm ya göremem endişesiyle gözyaşları içinde onu da kucakladı.
“Çocuklar sana emanet anne!”
“Önce Allah’a, sonra bana.”
Sarı minibüse önce babam, sonra annem bindi. Bir parçaya ritim tutar gibi ardı ardına çat çat kapandı kapılar. Motor çalıştırıldı, vites atıldı. Yavaş yavaş tekerlekler dönmeye; tozu, çamuru, kazısı o yıllarda hiç bitmeyen sokakta minibüs ilerlemeye başladı. Çıkmaz sokaktı bizim sokak ama bir ucu çıkıyordu işte. Minibüs de o yöne doğruydu. Yaz tatiliydi. Zaten bir ay izinler hep yazın olurdu. Temmuz, bilemedin Ağustos. Sıcaktı, havada yağış yoktu. Yağış yoksa yollar çok tozlu olurdu. Minibüs hızlandı, ben koştum. O daha da hızlandı ama ben daha da koşamadım. Olduğum yere, iki dizimin üzerine çöktüm, öylece kalakaldım. Tozu dumana katarak giden minibüs, sokağın ana caddeye açılan noktasına geldi, sola sinyalini verdi ve gözden kayboldu.
Bir insan nasıl olur da bu kadar küçük yaşta çocuğunu bırakıp gidebilir?
Film sahnelerine benzetirim hafızamdan silinmeyen bu kareyi. Daha sonra kaç kere tekrarlandı bu sahne hayatımda, bilemiyorum. Her seferinde aynı tepkiyi mi verdim, onu da bilemiyorum. Şimdi her yerin asfalt olduğu, bir karış toprağa hasret kaldığımız şu günlerde nerede küçük bir toprak yol görsem, hemen o çıkmaza giderim. O sahneyi bir kez daha yaşarım. İçim acır, üzülürüm o çocuğa.
Gülümseyerek hatırladığım anılarım da yok değil hani. Okula giderken çizmelerimiz çamur olmasın diye onların üzerine poşet geçirdiğimiz günlerden tutun da ablamı hâlâ bir türlü inandıramadığım, kazılarıyla meşhur mahallemizin gazabına uğradığım o meşhur hadise ilk aklıma gelenler.
Artık ne duyabileceğim bir ezan ne üstüne çıkıp bekleyebileceğim taraba ne de haber vereceklerim var.
Her iki tarafında da karşılıklı bahçeli evlerin dizildiği, iki ya da en fazla üç katlı iki apartmanın olduğu toprak yollu bir sokaktı bizimkisi. Mahallenin sonundaki dar geçit üç basamaklı olacak şekilde tahtalarla kapatılmıştı. Araçlar için sokağı çıkmaz yapan da taraba denen bu yapıydı. Biz üzerinden kolayca atlayıp geçerdik. Ramazan ayında o tarabanın üstünde oturup, tarlanın sonunda minaresi gözüken caminin şerefelerinin yandığını görmek, koşa koşa ezanın okunduğunu haber vermek -ezanı tüm mahalle duymuş olsa da- ayrı bir zevk verirdi. Şu an ne duyabileceğim bir ezan, ne üstüne çıkıp bekleyebileceğim taraba ne de haber vereceklerim var.
İşte böyle bir ramazan günüydü, ablam elime para tutuşturdu.
“Hadi bakalım, ezan okunmadan ekmek al gel.”
“Niye ben alıyorum? Sen al!”
“Sen küçüksün!”
Sağlı sollu iki balkonun olduğu, uzunca bir koridoru olan, aslında beş odalı olmasına rağmen mutfağı, oturma odasını ve yatak odasını tek bir odaya sığdırdığımız; etrafı kiraz, armut, elma ve dut ağaçlarıyla çevrili evimizden çıktım. Çizmelerimi giydim. Yine kazmışlardı sokağı boydan boya. Daracık sokak, tam ortadan bölünmüştü. Kanalizasyon boruları döşenecekti. Yürüme alanı o kadar dardı ki. Hele çıkan topraklar da çukurun yan taraflarına yığılınca, oluşan tepeciklerde yürümek ayrı bir kabiliyet meselesiydi. O gün hava yağmurluydu. O topraklar mayalanıp kıvamına gelen hamur gibi çamurlaşmıştı. Ne güzel oynanırdı o çamurlarla, ne güzel de oynamıştık. Mayalı hamuru toparlamaya çalışan bir el misali, ayaklarım çamura bata çıka mahallenin sonuna, tarabaya ulaştım. Bir hamlede atlayıp tarabayı geçtim, bakkala gittim. İftara az kalmıştı. Tekrar aynı yoldan eve yöneldim.
Meşhur tarabamızın üstünden atladım. Bir iki adım attım ki olan oldu. Ayağım kaydı ve ben çamurun içine düştüm. O sırada ekmek poşetten kaydı, kazının içine düştü. Düştüğüme mi yanayım, ekmeğin çamur olduğuna mı? Kazının içine boydan boya tahta basamaklar döşemişlerdi. Ya merdiven gibi kullanıp aşağıya kolayca inmek için, ya toprak kaymasını önlemek için ya da her ikisi için de. Ama onlar benim işime yaradı. Önce sağ elimle bana yakın olan basamaktan sonra da sol elimle karşı taraftaki tahtalardan tutunarak aşağı indim. Ekmeği aldım. Ellerimin yardımıyla tekrar yukarı çıkacağım için ekmeği ısırarak tutmak zorunda kaldım. Neyse ki derin değildi çukur. Tutuna tutuna tekrar yukarı çıktım. Çok amaçlı odamızın camlarından bir tanesi mahallenin çıkmaz tarafına bakıyor, o tarabayı görüyordu. Görmez olaydı. Bütün bu sahneyi bir komedi filmi edasıyla seyreden ablam, eve geldiğimde kıs kıs gülüyordu. Ben ise kızgın, biraz da korkak bir haldeydim.
“Ne gülüyorsun?”
“Kazının içine nasıl düştün ama!”
“Hayır! Ben düşmedim. Yani tamam, ben düştüm ama sadece olduğum yere. Sonra ekmek kaydı, ekmek kazının içine düştü. Ben onu almak için aşağı indim.”
“Tabii tabii…”
Hâlâ inandıramam ablamı o gün kazının içine düşenin ekmek olduğuna, benim ise onu almak için aşağıya indiğime.
Artık ekmek almak için öyle zorlu yollardan geçmemize gerek yok. Esasında ekmeği kim alsın, derdi de yok. Öyle yalnızlaştık yani. Her şey yavanlaştı. Ekmek bile. Tadı yok tuzu yok. Hele sobanın üstünde kızarttığımız zamanki o kokusu… Aman Allah’ım! O ne güzel kokuydu. Bir köşesinde su güğümünün fokurdadığı, bir köşesinde çaydanlığın ıslık çaldığı kuzinenin üstüne dilim dilim ekmekleri koyuyorsun, o ekmeğin soba ile buluşma anında ufak bir cızırtı duyuyorsun. Birkaç saniye sonra buram buram kıvamında yanık ekmek kokusu… Diğer tarafta olmazsa olmaz, sobanın yanına çökmüş, o sıcak atmosferi daha da sıcacık yapan, yapbozun en önemli parçası; kedi hırıltısı. Şimdi, bir küçücük odaya sığdırılan o daracık dünyayı, yemek, yatak, oturma, çalışma, kıyafet odaları, mutfağı ayrı olan kocaman evlere tercih eder oldum.
O yüzden midir acaba çaydanlığım inmez elektrikli ocağımın üstünden? İyi kötü ıslık çalar o da elinden geldiğince. Kaloriferin yanıbaşındaki kanepede uyuklamak öyle hoşuma gider ki. Ama oradan kalkıp full ortopedik yatağıma gittiğimde kaçar uykum. Yoksa o da soba görevini mi görür benim çıkmazımda? Elektrikli ocaktan, kaloriferdeki su sesinden, kıyıda köşede kalmış toprak yoldan, tek tükleşen bahçeli evlerden bahane bulup yine giderim o çıkmaza. Orada, o bir odalık, dar ama bir o kadar da geniş o dünyada kalmak isterim. Hatta yapbozu tamamlamak için bir kedim oldu yıllar sonra. Yumuşacık tüylerini, üçgen ağzını, pembe burnunu, patilerini görünce; hele o hırıltısını duyunca bir şeyler aktı içimden.
Bunlara okuma yazma bilmeyen bir ninecik bakıyor.
Sanki o eski günlere, ninemin yanına dönmüş gibi oldum. Yıllar oldu nineme sarılmayalı. Ona sarılarak uyurdum hep. Sağ bacağımı üstüne atar, sağ kolumla da gövdesini sıkı sıkı sarardım. Neyse ki küçük kızıma sarılıyorum şimdi. Ağırlaşan vücudumu fark edince çekiyorum kendimi hemen onu rahatsız etmemek için. Ninem de belki beni rahatsız etmemek için hiçbir şey demedi yıllardır. Annemlere de diyemedi. İki küçük çocuğu ona emanet edip giderlerken, kim bilir ne korkular ne endişeler yaşadı. İlkokul öğretmenimin şu sözünü hiç unutmuyorum: “Bunlara okuma yazma bilmeyen bir ninecik bakıyor.”
“Okuma yazma bilmeyen bir ninecik!” Aslında ne çok şey anlatıyor bu cümle ninemin omuzlamak zorunda kaldığı sorumlulukla ilgili. Ablam altı, ben üç yaşındaymışız bu mahalleye geldiğimizde. Daha doğrusu üç yaşını burada doldurmuşum. Kendi kültürümüzle yetişelim diye nineme teslim etmiş ailem bizi. İyi olmuş mu? Olmuş belki ama onlar çıkıp giderken o çıkmazın çıkar tarafından, ben hiç çıkamamışım. Tamam, söylemesi kolay, onlar için de muhakkak zor olmuştur çıkıp gitmek. Yani öyle olduğunu sanıyorum. Sanmak istiyorum… Çünkü ben anlam veremedim, veremiyorum. Çocuklarımın üçüncü yaşlarını yaşadıkları yıllarda, belki de her gün, onların o minikliğini, anne şefkatine nasıl da muhtaç olduklarını gördükçe hep şu soruyu sordum kendime: “Bir insan nasıl olur da bu kadar küçük yaşta çocuğunu bırakıp gidebilir?”
Çıkmazdı bizim sokak: Çelebi Çıkmazı! Ama annemler bir şekilde bulurlardı o çıkmazın on bir aylık ayrılığa çıkan yönünü. Hep o yöne doğruydu 80’li yılların sarı Volkswagen’in burnu. Çıkar giderlerdi, ben çıkamazdım. Hâlâ çıkamadım.
