DUYGULAR POSTACISI

Duygular postacısı, yıllardır yaptığı gibi sabahın erken vaktinde kalktı. Üniformasını giyindi. Saçlarını taradı. Aslında saçlarını günün muhtelif saatlerinde birkaç kere tarardı. Sanki hayatındaki bütün karışıklıklar saçlarındaymış da onları tarayınca her şey düzelecekmiş gibi hissederdi. Üstü başı, kıyafetleri, eşyaları hep çok düzenli ve temiz olurdu. Onları temiz ve düzenli gördükçe hayatında hiçbir pürüz yok zannederdi. Kendini kandırmakta ustaydı.

 

Gerekli ritüellerini yerine getirdikten sonra evden çıktı. Ritüelleri noktasında o kadar hassastı ki her şeyi en ince noktasına kadar aynı yapardı. Mesela yatağının örtüsünü hep aynı şekilde kapatır, evden çıkmadan terliklerini aynı yerde çıkarırdı. Anahtarını da hiç aramazdı mesela çünkü hep aynı yerde bırakırdı. Evden sağ ayağıyla çıkar, sağ ayağıyla da geri girerdi. Girerken ve çıkarken hep aynı duayı okur ve duası hep iki dakikasını alırdı. Sabah, öğle ve akşam vakitlerinde mutlaka çay içer, içindeki huzursuzluğun çay içince gittiğine inanırdı.

Önce elindeki heybe düştü, sonra da çok kısa bir anlığına kalbine cesaret…

 

Yıllardır insanlara postalar taşır, postaların muhteviyatlarını hiç merak etmezdi. Çok az soru sorar ve bilinmeyenleri öğrenmek gibi bir gayrete girmezdi. Bu gayretsizliği, insanlar tarafından özensiz iş yaptığı hissine yol açardı ancak aldırmazdı.

O gün de her sabah yaptığı gibi aynı saatte postaneye girdi. Duygu dolu koridora yöneldi. Hiçbir zaman o uzun koridordaki kapıları açmaz, odaların içerisine girmezdi. Kapıların altından koridora sızan duygularla yetinirdi.

Her zamanki gibi koridora sızan duyguları toparladı, kapılarda belirtilen adreslere baktı. Adreslerde kimi zaman bir isim yazılırdı, kimi zamansa alıcıya özgü bir işaret bırakılırdı. Bu zamana kadar duygu koridorundaki bütün odaların önünden duygular almıştı ancak biri hariç. O odanın önünde hiçbir zaman bir sızıntı olmazdı, postacıda da o odanın kapısını açacak cesaret… Odanın içerisinde ne vardı bilmiyordu. Tek bildiği, o duygunun sırlı olduğu ve bu sebepten dışarıya sızmadığı idi. Ancak yıllardır o kapıda hep aynı adres dururdu. Postacının sabah ritüelleri arasında o adrese göz ucuyla da olsa bakmak vardı. Adres, bir çift gözdü.

O sabah da göz ucuyla adrese baktıktan sonra, heybesine yerleştirdiği duygularla birlikte hızlıca koridordan çıktı. Adreslerine teslim etmek üzere yola koyuldu.

Bundan sonra, onun için önemli olan tek bir şey vardı; postaların kimden geldiğini hiç unutmamak ve muhteviyatını iyi kavramak.

 

Postacı, teslimat noktasında da çok hassastı. Hiçbir zaman, kimseye geç kalmaz, adresleri karıştırmazdı. Akşam olmadan da evine geri dönerdi. İşte postacının kendine dair bildiği tek kusuru buydu: Karanlıktan korkmak. Ancak kendisi hakikatten o denli uzaktı ki Güneş’in en tepede olduğu zamanlarda dahi zifiri karanlıkta olduğunu bilmiyordu.

O sabah tüm olağanlığıyla seyrederken ansızın, sırlı odadaki duygunun alıcısıyla karşılaştı. Önce tanıyamadı fakat gördüğü kişide ona dair bir şey olduğunun farkına varmıştı. İlk defa birisi onun merakını celbetmişti. Ve hiç yapmadığı bir şeyi yaptı: Heybesindeki duyguları adreslerine teslim etmeden postaneye geri döndü. Sırlı odanın kapısına geldi, alıcının o olup olmadığından emin olmak istiyordu. Kapının tam karşısında, öylece kalakaldı. Önce elindeki heybe düştü, sonra da çok kısa bir anlığına kalbine cesaret… Kapıyı açmasıyla odadaki sırrın her yana yayılması bir oldu. O daha kapıyı kapatmaya yeltenemeden her yer sırrın büyüsüyle efsunlandı. Üstelik, o çok kısa bir an için gösterdiği cesaret, bütün odaların kapısını açmaya yetmişti. Ortalık toz dumana karışmıştı. Önce şaşkınlık sardı dört bir yanını, hemen peşi sıra öfke koştu geldi. Sonra pişmanlık, mutluluk, cesaret, sevinç, üzüntü, keder, hırs, korku, ümit hem ümitsizlik ne ararsan hepsi kah canını yakıyor kah hesap soruyordu. Toz duman biraz dağılınca, odaya girmeye karar verdi. Anladı ki, bu oda aşk odasıydı.

Ne kadar orada kaldı bilmiyordu. Odadan çıkınca, yıllardır teğet geçtiği bütün odaların hepsine tek tek girdi. Eksik bıraktığı tüm duyguları iliklerine kadar hissetti. Bu durum ona acı veriyordu ancak henüz adını koyamadığı bir lezzeti de vardı. Hissetmeye dair duyduğu açlıktan büzülmüş kalbi yavaş yavaş açılıyordu. Anladı ki, yıllardır başkalarına dağıtmak için topladığı her duyguyu önce kendisi yaşaması gerekiyormuş. Postalar önce postacıyaymış. İnsan muhteviyatını bilmediği bir duygunun aracısı dahi olamazmış.

Postacı, o gün hiç yapmadığı bir şey yapmıştı, duyguları sahiplerine geç ulaştırmıştı. Evine karanlıkta dönmüş ve çay içmeyi de unutmuştu. Hatta ertesi sabah uyandığında anahtarını bulamadı. Zaman geçti, postacı artık daha çok kırılıyor ama aynı zamanda daha çok mutlu da olabiliyordu. Ve karanlıktan da korkmuyordu. Çünkü, korkuyu iliklerine kadar hissetmişti bir kere. İşini daha özenli yapıyor, zamana, mekana ve alıcılara takılmıyordu. Bundan sonra, onun için önemli olan tek bir şey vardı; postaların kimden geldiğini hiç unutmamak ve muhteviyatını iyi kavramak.

 

 

 

 

 

0 yorum
0 beğeni
Prev post: ÜMİTNext post: HÜSEYİN KIRMIZISI

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arşiv
Kategoriler
En Son Yazılar

Aylık Ücretsiz Dijital Dergimize Abone Olmak İster Misiniz?

Yazının Yayınlanmasını İster Misin?
16 hours ago
3 days ago
4 days ago
5 days ago
6 days ago
1 week ago
  • Halitus
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Halitus.mp3
  • Souffle
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Souffle.mp3
  • Moya-Alitu
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Moya-Alitu.mp3
  • Napas
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2024/11/Konsol-Edebiyat-Website-Fon-2-1.mp3