Irvine Valley College’ta ‘Çocuk Edebiyatı’ dersindeyiz. Yaklaşık 20 yıl öncesi henüz aşina olmadığım bir alan. Çılgın bir hocamız var, çocuk kitaplarındaki karakterleri rollerine girerek tüm bedeniyle anlatıyor. Öyle ki benim ayna karşısında yapmaya cesaret edemeyeceğim, bizim toplumda nice deli saçması denebilecek hareketleri, hocamız sınıfın ortasında şaşkın bakışlarımızı umursamadan yapıyor. Kırkını aşmış yaşına, vücudunun taşımakta zorlandığı ağırlığına rağmen hem de. Ve ben hayran kalıyorum.
Toplum olarak duygularımızı jest ve mimiklerimizle ifade etme konusunda hâlâ çok gerilerdeyiz. Bu, her zaman duygularımızı bastırma hâli bizde patlamaya sebep oluyor. Çocukluğumuzdan itibaren, davranışlarımızı cinsiyet ayrımıyla sınırlandırdığımız gibi duygularımızı da yaşamaktan utanıyoruz, utandırılıyoruz.
Erkeğin sadece güç simgesi sayıldığı, yasını yaşama hakkını gözyaşı olarak kullanamadığı yerde, kadının; annelik ve ev işçiliği rolüyle betimlenmesi, her türlü yaşam koşulunda ayakta kalabilen güçlü yanı, toplumun çarpık anlayışına yenik düşüyor.
Ergenlikte temelleri atılan anne, baba, eş, kardeş, çalışan, patron, inanç, siyaset, etnik köken gibi kalıplaşmış rollere kendimizi öyle kaptırıyoruz ki toplumla iletişim kurduğumuz bu kanallardan biri tıkandığında büyük bir darbe alarak travma yaşıyoruz. Sonradan hayatımıza giren bu rollerin bir gün bizi bırakabileceği aklımıza bile gelmiyor.
Coşkuyla yaşanan duygular, kahramanlar üzerinden kurduğumuz hayaller, psikolojik bağlamda bizi iyileştiriyor.
Hayatını evladına adayan anne, çocuğu yanından ayrıldığında büyük bir boşluğa düşüyor çünkü en çok bu rol üzerinden kendini gerçekleştirmeyi tercih etmiş.

Bir bankanın yöneticiliğini yapan işkolik bir beyefendi, emekliliğe ayrılmasının ilk yılında depresyona girerek kalp krizi geçiriyor.
İşte tam da bu noktada nitelikli edebiyat, tüm kimliklerimizden sıyrılarak kendi varoluşumuzun anlamına ulaşma konusunda bize öncülük ediyor. Coşkuyla yaşanan duygular, kahramanlar üzerinden kurduğumuz hayaller, psikolojik bağlamda bizi iyileştiriyor.
Edebiyat, çeşitli karakterler üzerinden farklı yer, zaman ve kültürleri deneyimlemeyi biz okurlar için mümkün kılıyor. Toplum içinde yaşamaktan içtinap ettiğimiz duygular, eylemler, karşı gelişler, öfkeler bastırdığımız yerden çıkarak kendine hikâye, roman ve şiirlerin dünyasında sağlıklı bir alan buluyor. Bilhassa alanında başarılı olmuş çocuk edebiyatı eserleri yalnız çocukların değil, biz yetişkinlerin de imdadına yetişiyor.
İçimde bir şeyler kırılmıştı, kalbimde bir çatlağın olduğunu hayal ettim…
Bir anne çocuğuna ‘Enno ya da Asfalttaki Karahindiba’ kitabını okurken, kendi küçüklük yaralarını fark edip gözyaşlarını tutamıyor: “İçimde bir şeyler kırılmıştı, kalbimde bir çatlağın olduğunu hayal ettim…” sözleriyle ifade ediyor bu fark edişi.

‘Duygularıyla Arkadaş Olan Çocuk’ isimli kitap, yetişkinlere de duygularını tanımayı öğütlüyor.
‘Sır Versem Saklar mısın?’ kitabını kendi evladı ile buluşturan ebeveyn, çocukluğunda nasıl da tacize uğradığını hatırlayıp, “Keşke ben de bunları çocukluğumda öğrenebilseydim.” diyor.
Bize cömert kapılarını ardına kadar aralayan bu minvaldeki çocuk edebiyatı eserlerinin alt yaş sınırı olabilirken üst yaş sınırı tam da bu nedenle olamıyor. Kısacası ‘çocukluğunun yaralarını ve travmalarını iyileştirmek isteyen kalbi çocuk her yetişkin, nitelikli eserleri hem kendi hem de evladı için okumalıdır.’ sonucuna ulaşıyoruz.
