Gündüz kuşağında bir kadın programı. Anlı şanlı iletişim uzmanlarımızdan biri, karşısında baygın bakışlı sunucu, stüdyoda her an kalkıp ‘Ankara’nın Bağları’ eşliğinde oynamaya hazır, onlarca kadın. Uzmanımız döktürüyor. “Efenim, kadın ile erkeğin iletişim dili farklıdır, kadının günlük kelime kapasitesi 20.000 iken erkeğin 7.000 dir.” vs. vs. vs.
Eğer o yüzük alınmazsa sıkı bir kavgaya hazırlan.
Lütfen Sayın uzman! Artık gerçekten baydı. Nedir bu erkeklerin, kadınların kelime kapasitelerine yaptıkları göndermeler, iğnelemeler? Analiz yapıyoruz ayağına yaptıkları laf sokuşturmalar…
***

Evet, sayın bay uzman, o kelimelerin hepsine ihtiyacım var.
Aynen 20. ayakkabıya ihtiyacım olduğu gibi 20.000 kelimeye de ihtiyacım var.
Bak şimdi, o 20 ayakkabının dördü yazlık, beşi kışlık, iki tanesi spor, iki tanesi yürüyüş ayakkabısı. Üçünü pazara, ikisini markete giderken giyiyorum. Bu pudra rengi kuzenimin düğünü, bu payetli mezuniyet gecesi için alındı. Yani hepsi bana lazım.
Evet, sayın bay uzman, o kelimelerin hepsine ihtiyacımız var.
Hem bu kadar kelime sarfiyatında, bütün suç sadece kadınlarda mı?
Bu erkek egemen dünya cangılında onlar bizim silahımız, savunma aracımız, malzememiz, alet edevatımız, her şeyimiz.
***
Hem bu kadar kelime sarfiyatında, bütün suç sadece kadınlarda mı?
Yağ yeşili ile su yeşili, sıklamen ile fuşya rengi arasındaki farkı bir erkeğe anlatmak, kaç kelimeye mal olur acaba, hiç düşündünüz mü?
Her evlenme yıl dönümünde, her yaş gününde, mutfak robotu, teflon tencere, elektrikli semaver vb. bilumum saçma hediyeleri alıp gelmeseydi şu erkekler, kadınların harcayacakları kelimelerde epeyce bir tasarruf olurdu.
‘Hayatım bak sana börek yaptım. Buyur bak, sofrayı da hazırladım, sıcak sıcak ye soğumasın. Bugün sana börek yapmak için malzeme almaya giderken, yolda Aysel’le karşılaştım. Markete deterjan almaya gidiyordu. Beraber yürüdük, markete kadar. Marketin yanına, yeni bijuteri açılmış. Aman ne çeşitler, ne çeşitler. Biraz şöyle bakındık. Ama ben bijuteri sevmem. Ne o öyle, ucuz ucuz. Gerçi yüzükler fena değildi. Hani geçen gün, Şaziye’deki altın gününde çeyrek almak için kuyumcuya gitmiştim, sana kot pantolon aldığımız mağazanın çaprazındaki kuyumcu. Ya orada da vardı o yüzüklerin modelinden. Ama nasıl güzel… Vitrine koymuşlar. Hem yeşil zümrüt vardı, hem kırmızı olan yakut. Yakut taşlı, bayramda aldığım, vizon renkli elbiseme çok yakışır. Ayşe’nin kocası da doğum gününde, bi tektaş almış. Nohut kadar. Görgüsüz n’olcak? Konuşurken ellerini böyle, gözüme gözüme sokuyodu. Ben sevmem öyle kocaman taş. Bana şöyle kibar bişey olsun yeter. Ee hayatım nasıl olmuş börek, beğendin mi?”
Meali: “Bak, doğum günüm yaklaştı biliyorsun. Öyle geçen doğum günümdeki gibi saçma sapan bi tost makinası alıp gelme. Ben o yakut yüzüğü istiyorum. Hem bak, lokasyon da verdim. Yanlış alma diye, rengine kadar tarif ettim. Eğer o yüzük alınmazsa sıkı bir kavgaya hazırlan.”
‘O yüzüğü alır mısın hayatım…’ diyemez miyiz?
Yok, olur mu öyle, o zaman sürprizi (!) kaçar.
***
Sizin o sarma deyip geçtiğiniz olay, o kadar basit değil.
Kusura bakmayın da sizin 15 dakikada yiyip bitirdiğiniz o canım zeytinyağlı sarmalar var ya, işte onlar ağaçta yetişmiyor. O sarmalarda yüzlerce, belki binlerce Anadolu kadınının bilgi ve tecrübesi ve nesillere aktarımı var. O da telepati yoluyla olmuyor.
“Hayatım bu sene salamura yapraklarımı Manisa’dan getirttim. İstersen sana da sipariş veririz. Tazesi de var, derin dondurucuya koydum biraz. Derin dondurucuya koyarken, sakın haşlama, sonra çıkarınca eriyor. Çiğden koy. Ben sarmanın soğanını, biraz zeytinyağında kavuruyorum. Ama çok değil, şöyle biraz rengi dönene kadar. Ayşe Hanım çiğden koyuyormuş. Bi de o sarmaya dereotu da koyuyor ama bizimkiler sevmedi. Annem, maydanoz ve taze soğan doğrardı içine. Komşu Hayriye Hanım, kuş üzümü ve fıstık da ekliyormuş ama çam fıstığının kilosu kaç para? Yok, o kadar masraf edemem. Zeytinyağı da pahalı ama bak, ondan kısmayacaksın. Yağını ne kadar bol koyarsan, o kadar lezzetli olur. Düdüklü tencerede de pişiriyorlarmış, ‘bakayım bir deneyeyim’ diyorum. Ama en güzeli, güveçte pişirileni. Hatta Kapadokya’da tandırda çömlekte pişiriyorlar. Aman aman parmaklarını yersin.
Ya o dolmalar, kekler, börekler, mantılar, kebaplar için Anadolu kadını, ne uğraş veriyor. Kaç kişiye tarif verip, tarif alıyor. O deneyimler, bilgiler kaç kuşaktan süzülmüş, kaç kadın bunun için kaç milyon, kaç milyar kelime sarf etmiş kim bilir. Sizin o sarma deyip geçtiğiniz olay, o kadar basit değil.
***
Mendel, bezelye aşılayıp, ‘genetik biliminin temelini atacağım’ diye uğraşırken, yurdum kadını işi çoktaan çözmüştü.
“Sinsi bu aynı halası…”
“Gök gözlü n’olcak, babaannesi kılıklı…”
“Bu oğlan aynı sana çekmiş, beceriksiz…”
“Ayy bu kız aynı benim gençliğim. Ah ah, gören bir daha dönüp bakardı.”
Bizde de eloğlundaki imkânlar olsa, şimdi genetik bilimin kurucusu, Almanyalı Mendel diye değil, Ankaralı Hayriye Teyze diye anılacaktı.
Hem biz kendimize yatırım yapıyoruz. Bizim çene kaslarımızı çalıştırdığımız kadar siz erkekler de kaslarınızı çalıştırsanız Herkül gibi pazularınız olur, baklavalarınıza iki kat daha çıkarsınız.
Yani, nazar etme ne olur, çalış senin de olur.
