Bir varmış bir yokmuş, zaman zaman içinden kalbur saman içinde. Develer tellâl iken, horoz imam, manda berber iken, annem kaşıkta, babam beşikte iken…
Ben diyeyim kara, siz deyin kapkara. Çift gözlü, çift kulaklı, iki kaş, bir de baş. Siz değin ki boyu göklere değsin, ben diyeyim ki elleri başaklarda gezsin. Siz değin ki koca bir dev, ben diyeyim ki kendini dev bilen bir cüce. Gülerken ağzından ateşler saçar, puflasa öfkesi kâkülleri yalarmış. Acıkınca kendisinin “Dağlarım” dediği bataklığından çıkar, baharla gelenlerin, şarkıcı serçelerin ve masum ulakların ormanına gelirmiş. Kırk gün sabreder de sevdiği şeyi bulamayınca bir kırk gün daha beklermiş ta ki kendini “Cüce zanneden devi” duyana kadar. Nisanla gelenleri sever, erguvanlarla dans eder, akasyalarla ıslanırmış. En sevdiği şey, şarkılar söylemekmiş, serçelerden ilhamla. Kırk çeşit ağaç, kırk çeşit çiçek, kırk çeşit mahlûkun olduğu bu orman onun şarkılarıyla kendini bulur, dayanamaz eşlik ederlermiş. ‘Kelimeler kitabından’ inen bu sözleri, hiçbir karanlık yürekli duyunca dayanamazmış. Kim durabilirmiş ki zaten her şeyin ve herkesin ruhuna akan nağmelerin karşısında.

Bir gün “Gülünce alevler saçan,” şarkıları duymuş ormanında. Oflamış, puflamış, endamı zarif, cüssesi küçük gelincikleri paramparça etmiş. O zannetmiş ki heybetinden(!) kırklar ormanını dize getirirmiş: “Bu orman benim, duydunuz mu, benim! Hangi kendini bilmez ormanıma çirkin şarkılar söyletiyor.” Bağırmış avazı çıktığı kadar, haykırmış! Bütün orman şarkılara eşlik ettiğinden kimse “Gülünce alevler saçanı” duyamamış.
Uzaktaki köylüler, kulak kesilmişler şarkılara, dayanamamış eşlik etmişler. Bu neşe, coşku güç vermiş dans etmeyi bilmeyen bedenlerine.
Dinmiyormuş öfkesi üstelik iyice şiddetleniyormuş; “Korkun benden, korkun. Geliyorum işte yanınıza.” Gücünün yetebildiği nazlı fidanlar, güller ve bülbüller nasibini almış, çirkin ayaklarından. Sesler, şarkılar, kelimeler durmak bilmiyormuş. Uzaktaki köylüler, kulak kesilmişler şarkılara, dayanamamış eşlik etmişler. Bu neşe, coşku güç vermiş dans etmeyi bilmeyen bedenlerine.
Bataklığının sahibi devam etmiş haykırmaya; “Yeter, susun diyorum size susun! Bütün kelimeler ve şarkılar benim, ben söyleyebilir ve konuşabilirim sadece.” Şarkıların yankısı hiç durmamış. Yeryüzünün dağları bu nağmelerle anlamış vazifelerinden birini daha. Soluklar hiç tükenmemiş, tükenememiş. Sahibi her zaman beslemiş onları. Öfkesi büyüdükçe, kırklar ormanına ve erguvanla dans edene haykırmış! “Kendi ormanını” titretir, dize getirir sanmış, yorulmuş çok yorulmuş. İlerlerken ormanında yalpalayarak, “Akasyalarla Islananı” bulmuş karşısında.

Bataklığından gelenin adını duyarmış şarkıcı serçelerden. Onlar “Gaf çukurlarının ve en yeni ruhların habercileriymiş.” Kanatlarını her önüne indirişlerinde dökülenlerden ürperir, bazen bu haberleri bilmek ve duymak istemez, korkmaktan ürkermiş. En sevgili hurma ağaçlarına yaslanır, bulurmuş arkalarında emniyeti.
“Korkmamalı, şarkılarını söylemeli, devam etmelisin.”
“Şarkılarım güzel değildir. Duyarsa beni, yanımıza gelir, yakar kırklar ormanını.”
Derken karşı karşıya gelmişler, ikisi de kalakalmış kırklardan olma şarkılı ormanın içinde. Dağlarının sahibi dona kalmış, öylece, sanki soluksuz. Nisanı seven, akasyaya müptela ne yapacağını bilememiş şaşkınlıktan. Ne yapsa ne söylese? Gözlerindeki hayalden titremiş, kapatmış onları. Kapatmak ne çare… Haberci serçelerin şarkıları hiç durmadan devam etmiş: “Susma söyle! “?” “Susmasana, devam et!” Nice sonra ancak fısıltıyla cevap verebilmiş kendine geldiği bir ara: “Söyleyemem, söyleyemem!”
Şaşkınlığından kurtulan dev artık korkunun eşliğinde olabilecekleri düşünüyor, fısıltıları anlamaya çalıştıkça, bunun mümkün olmadığını fark ediyormuş. Tek bir şey yapabilirmiş; “Canını kurtarmak… Bu ormandan kaçıp kurtulmak…”
Şarkı Söyleyen, bir adım geri atmış, telaştan. Gülünce Alevler Saçan üstüne yürüyor zannederek, korkmuş. Haykırmaya başlamış, elini yüzüne kapatarak: “Ben ettim sen etme, kıyma bana. Ormanım senin olsun, bak gidiyorum. Bak gidiyorum işte.” Hiç ummadığı bir cesaretle kelimeler kitabından dökülüvermiş diline sözler: “Korkma ne olur korkma benden, seni de severim ben.” Serçeler konuşacakken şaşırmışlar birden. Şarkı Söyleyen daha bir büyümüş kırklar ormanında. Yeryüzü sakinleri onun başını göremez olmuşlar. Bulutlarla yarışmış adeta semada. Sözler karışmaya başlamış bir kere havaya: “Katıl şarkılarımıza, gitme bir daha bataklığına. Severim seni de severiz birlikte.” Duyamayacağını bildiğinden, aynı anda uzatmış elini Kafdağı yüksekliğinden. Kaçamamış titreyen dev, donakalmış. Nazikçe tutmuş, kaldırmış onu göklere Şarkı Söyleyen. Şaşırmış, kendini dev zanneden, dalmış etrafını seyre. “Burası nasıl bir yer, bu güzellikler kime ait? Bunlar bana ait olamaz! Benim olamaz bunlar.” Şarkı Söyleyen ve Küçük Dev birlikte seyretmişler ormanlarını ve öteleri.
İkisi de sema ehlinin fısıltılarını dinlemişler ve ruhlarına dokunan naif esintilerle indikçe inmişler içlerine.
İkisi de sema ehlinin fısıltılarını dinlemişler ve ruhlarına dokunan naif esintilerle indikçe inmişler içlerine. İlk kez cesaretini göstermiş Küçük Dev ve itiraf etmiş; “Biliyor musun ben hayatım boyunca hiç şarkı söylemedim.”
Ey masalımı dinleyen naif sözlüler. Gökten üç elma düşürecektim, ama öteki devler elmalarımı bitirmişler. Düşüre düşüre şarkıları düşürdüm avuçlarınıza. Biri bana, biri size, biri de artık dev olmadığını bilenlere.
