MEŞK

Serin bir sabah sessizliği, şehir hala uykuda, derin. Fakat tabiat? Ah tabiat ile şehir ne zaman uyumlu olmuş ki? Kuşlar çılgın bir muhabbet telaşında. Sanki sabaha kadar bir sürü hikaye biriktirmiş de şimdi onları bir solukta bütün mahalleye anlatmak istermiş gibi bir oradan şakıyorlar bir buradan. Sonu gelmeyen bir atışma. Hiç şikayetçi değilim. Kalbim uyuyan bir şehir için değil uyanık bir tabiat için atıyor. Belki de bu yüzden kirli beyaz balkonuma attığım küçük masamda kamıştan kalemim, aharlı kağıdım ve hokka niyetine kullandığım küçük bir kavanozla güneşin doğmasını bekliyoruz.

Derin bir nefes çekiyorum içime, ciğerlerimi patlatırcasına. Birazdan ufkun ağarmasıyla birlikte kaybolacak olan bu kokuyu muhafaza etmenin mümkünatını sorgulamadan tutuyorum nefesimi. Sonra bir kez daha, bir kez daha… Ah bu koku, sabahın kokusu. Nasıl tanımlayacağımı, neye benzeteceğimi, ne ad vereceğimi bilemediğim. Taze, ferah, bakir? Evet ama yeter mi? Yeni doğmuş bir bebeğin kokusu gibi. Ya da yağmur sonrası toprak, kar öncesi hava. Her yerde duyabileceğiniz ama sabahın ilk saatlerinden sonra asla duyamayacağınız bir koku. Nev’i şahsına münhasır. Fecir kokusu…

Ah, işte tan yeri ağarmaya başladı. Güneş uzak diyarlardan gelen nazlı bir gelin gibi. Kızıl saçlarının dokunduğu her yer yanıyor. Lacivert göğün etekleri eflatundan turkuaza dökülürken, kırmızı bindallısıyla ufka süzülüyor güneş. Sanki bir an duruyor zaman. Sevgilinin gözlerine dalmak istercesine, kalmak istiyorum bu alevden seyeran içinde. Fakat biliyorum ki bir kaç dakika sonra ne bakmak mümkün olacak bu mağrur güzele, ne de görmek.

Erkenci kuşlar senfonisi, ruhu mest eden kokusu ve her saniye başka bir tuvale dönüşen muhteşem manzarasıyla vakt-i fecr. Bir kez daha yemin olsun…

Levh-i Mahfuz’dan duyulan ses de böyle miydi? Ademoğlu’nun kaderine bir ağıt gibi…

 

“Aşk olmayınca meşk olmaz.” derler. Buraya kadar anlattıklarım işin aşk kısmı idi. Gelelim meşk kısmına. Neden ilk önce bu cümleyi yazmam gerektiğini ancak iki yıl sonra anlayabildiğim bir “Rabbi Yessir” tedrisatından sonra nihayet elif dedim, be dedim. Cim’den dal’den sonra da geldim vav’da takıldım. Haftalardır bir türlü düzgün yazamadığım vav’ı tam ölçüsüyle meşk edebilirsem, bütün harfleri doğru yazabilirmişim. Meğer kalemin bütün halleri bir vavda pinhan imiş. Başı ayrı, gözü ayrı, kuyruğu ayrı maharet ister imiş. Kalemimi dokunduruyorum hokkaya, usulca, bir çocuğun başını okşar gibi. Ne az ne çok olmalı mürekkep. Bir vav başı çizecek kadar ancak. İç gıcıklayan bir cızırtı ile kağıdın üstünde salınıyor kalem. Miraç’ta Levh-i Mahfuz’dan duyulan ses de böyle miydi? Ademoğlu’nun kaderine bir ağıt gibi… Kendimce güzel bir vav başı çiziyorum, içinde bir de sürmeli gözü olan. İki nokta yüksekliğinde, dört nokta uzunluğunda bir de kuyruk. Oldu mu? Olmadı bir kez daha.Kuyruğun bitişi yeterince ince olmadı. Oysa incecik bir bitiş olmalı, yoklukla varlık arasında. “Kün fe yekün” deki “kün” ü yazacak bu vav, yoktan var oluşa uzanacak, o ilk gün üflenen ruha timsal olacak. Gözlenen hilalin ucu kadar ince olmalı bu bitiş. Olmadı. Kalemin ucu aşınmış olmalı. Yoksa bu kez olacaktı, her şey tam ölçüsünde idi.

Meğer kalemin bütün halleri bir vavda pinhan imiş.

 

Kalemtraşı alıyorum elime, bir kez daha kalemi yontmaya başlıyorum. En iyiyi yazabilecek şekle sokmaya çalışıyorum onu. Sonra düşüşlerim aklıma geliyor her darbede. Başarısızlıklarım, yenilgilerim, tam her şey yolundayken üzerime yıkılan duvarlar… Daha iyi yazmak için miydi alın yazımı? Özenle maktanın üzerine yerleştirdiğim kamışın ucunu dikkatlice kesiyorum. Kat’ı deniyor buna, kesmek. Bir yolu, mesafeyi kat etmek gibi. Hataları kat’ ettikçe yol alıyor insan. Sahi hatayı yapan kimdi, hattat mı kalem mi?

Mükemmelin sanatı bu, yazıcı mutlak güzelin peşinde. Bütün çaba ona erişmek için. Sınırlar belli, ölçüler belli, yol, yordam belli. Ya en iyiyi yazacak ya da bu yoldan vazgeçecek, ortası yok. Ustalığı, çıraklığı yok hattatlığın. Namı hattat olanın hata yapma hakkı yok son raddede. Kalemi eğri ise kesip düzeltecek, mürekkebi bozuksa değiştirecek, kağıdı kötü ise aharlayıp hazır hale getirecek ve yazdığı o mutlak yazı mükemmel olacak. Ah hatayı hep başkasında arar insan, bazen kaderde. Oysa bir iyilik gelirse başına O’ndan, kötülüklerse kendinden değil mi?

Törpülenmiş kalemimle yeniden okşuyorum hokkayı. Güzel bir vav çiziyorum kendimce. Sürmeli bakışı içimi ısıtıyor, bu defa oldu galiba. Erkenci kuşların sesi şehrin gürültüsünün içinde kayboluyor. Güneş tenimi yakmaya başladı. Köşedeki fırından taze simit kokuları damağıma davetiye çıkarıyor. Bir kaç saat sonra aralarına karışacağım insanlar işe gitmek için, okula gitmek için, alışverişe gitmek için koşuşturuyorlar. Hayat tüm şaklabanlığı ile çağırıyor beni. Masamdaki kağıdın üzerinde ışıldayan meşkime bakıyorum. Ruhum onda kalıyor. Var ile yok arasında bir makamda aşk ile fısıldıyor yüreğime: “Nun. Kaleme ve yazdıklarına andolsun…”

 

 

 

0 yorum
0 beğeni
Prev post: KADINIM BENNext post: BEYAZ

İlgili Yazılar

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arşiv
Kategoriler
En Son Yazılar

Aylık Ücretsiz Dijital Dergimize Abone Olmak İster Misiniz?

Yazının Yayınlanmasını İster Misin?
4 days ago
1 month ago
1 month ago
1 month ago
1 month ago
1 month ago
  • Halitus
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Halitus.mp3
  • Souffle
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Souffle.mp3
  • Moya-Alitu
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Moya-Alitu.mp3
  • Napas
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2024/11/Konsol-Edebiyat-Website-Fon-2-1.mp3