PENCERE KENARI

Kaçık uykularım belki kaçıncı defa bana bulutların arasından sarkan, ilk bakışta kilden bir tabağı anımsatan Ay´ı izletiyordu. Bazen gerçek dışı görünürdü. Gerçek olamayacak kadar güzel ve bana her şeyden, kendimden bile daha yakın. Uyanmam, başka bir deyişle yeşermem için içimdeki eski beni dürtüyordu.

Neydi benim uzaklara, uzak beldelere karşı olan arsız hararetim?

 

Daha önce hiç bu kadar kaçıp gitmek istememiştim. Bir Leyleğin yavrusunu özenle beslediği gibi beslediğim umudum, saman alevi gibi bir anda sönerken Tanrının bana karşı olan sevgisinden ümidimi kesmiş de değildim. Tekrardan bir insan yavrusu olup bu sefer dolunayın sütünden içmek, onun masum ve şefkatli kollarında uyumak için ah nelerimi vermezdim! Evet, manzaramı süsleyen bu Dolunay böyle birşey olmalıydı. Kalbimin en derinlerinde hatta en sığ yerlerinde bile böyle bir his dolanıyordu. Sıkışan göğüs kafesim nefes almama ne zaman izin verecekti? Neydi benim uzaklara, uzak beldelere karşı olan arsız hararetim? En kötüsü de ne kadar uzağa gidersem gideyim her zaman için daha da uzaklara gitmeye çalışacaktım. Bu arzum benim bu dünyadan olmadığıma en büyük kanıttı zannımca. Sadece gördüklerimden ibaret yaşamak bir okyanusun dibinde çırpınmaya benziyordu. Hep daha fazlasını bulma ve asıl olanda, ait olduğum yerde yaşama hissiyatım coştukça coşuyordu.

Başımı pencerenin tozlu ve ıslak iç pervazına yasladım. Bulutlardan kopan ince çiseler yüzüme konarken saçlarımın bukleleriyle kendimi oyalıyordum. İçten içe eziliyordum. ‘Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez, acı da mutluluk da…’ derler, haklılar ama bunun ne zaman biteceğini bilmiyordum. Belirsizliğin kara deliğinde sürüklenmek, orada boğulmamak ve kaybolmamak için debelenmek en zor olanıydı ya da bulunduğum durum beni bu düşünceye sevk ediyordu.

Sınırını tanımayan, şımarık bir çocuk gibi gittikçe haylazlaşan ve hep daha fazlasını isteyen duygularımla kurduğum hayalim büyük bir darbeyle yıkılmış, beni merhametsizce yaralamıştı ama onu büyüten bendim. Zihnimde genişledikçe genişleyen, aklımın dışına taşmak isteyen o hayali, yalnızca gözümde küçülterek yok etmeye çalışmak ancak ahmaklık olurdu çünkü artık küçülemeyecek kadar büyüktü. Onu, gerçeklikle bağlarını bütün bütün koparıncaya kadar büyütmeli, çatlamasını sağlamalıydım. Böylece gerçek olma ihtimaline karşı olan inancım yok olurdu.

“Şimdi her ne yaşıyorsam dünden kalma bayat bir hayal!” dedim kendime önce. “Hayallerimi minik basamaklarla kurmalı, gerçekleştirdikçe bir üste atlamalıyım!” dedim, belki böylece yetersiz hissedişimin bende mâl ettiği öfkeden de kurtulurdum. Bugün yaptığım şeylerin listesini çıkarıp sonuna bir madde daha ekleyerek başlamak istedim bu planıma. Ama yok.. önce buna zihnimde yer açmalıydım.

Tezcanlılığımdan çok zor vazgeçecektim belli ki, hatta belki hiç… “Ah Hazan! Az önce dedin ya! Verdiğin sözleri çok çabuk unutuyorsun! Bir kere daha ama bu son!” derin bir nefes aldım, “Büyük hayalimin umudunu odun külü gibi ufalamalı, daha sonra o küçük basamakları atlamalıyım!”

Artık hayallerim sonradan eklenmiş o küçük maddelerden ibaret olacaktı. Kendimce bunun en doğru yol olduğu kanısına vardım. Bir an kabiliyetlerim ve irademin gücü bu kadar az mı diye düşünmeden edemedim. Sonra kabullendim, “Demek ki senden ancak bu kadar oluyor.” dedim.

İnsan, sadece bulunduğu yerden kaçmak istemekle yetinmez ayrıca geçmiş veya geleceğin hayalleriyle de dolar taşar. Tohumdan ağaca kadar hiç değişmemiş, insanlığın mayasında yatan bir duygu bu belli ki. Şimdiyi yaşayabilenler, içindeki kainatı keşfetmiş, geçmişle gelecek arasındaki farkın hiç olmadığına kanaat eden kişilerdir kim bilir… Bu insanlara dense dense alim insan denir.

Gözlerimi kapayıp önce dolunayın kıpraşan ağaç yapraklarıyla süslenmiş manzarasını sildim, onun yerine kupkuru bir çölü manzarama yerleştirdim. Bir basışta toprağı delen deve ayaklarının izlerinin bir kaç saniye içinde nasıl kapandığını dikkatlice izledim. Sebepsiz yere bundan keyif aldım. Sonra gökyüzünden yıldızların kopup yere yağdığını ve heryeri parıltılarıyla süslediğine şahit oldum. Yıldızların ışığı gözümü ilk kamaştırdığında yıllar öncesine, annemin saçlarıma sarı simler döktüğü zamana gittim.

“Saçlarım güzel parladı mı anne?”

“Evet Hazan çok güzel oldu ama bence simsiz haliyle saçların sana daha çok yakışıyor!”

Gökten kopup çöl kumlarına yığılan yıldızlara yakından baktığımda çok daha farklı olduklarını gördüm. Yumuşacık, çok zarif, kadifemsi bir kumaşları vardı. Dünyadaki hiçbir terzinin dikemeyeceği ustalıkta kılıflara geçirilmişlerdi. Aslını görmek için bir tanesini yaldızlı derisinden ayırmak istedim fakat başarısız oldum.

Tıpkı gökyüzünde gördüğüm gibiydiler, hatta yakından gördüğüm ihtişamları için onca yolu gidip onları evlerinde görmeye değerdi. Gecenin bir çember gibi çevrelediği çölde, özensizce dağılmış kum tepelerinin arasında yürüdüm. Bir avucumu doldurabilecek fazlalıkta gölcük gördüm. Eğilip bir yudumda onu içmek istedim. Yüzüme savrulan ince kum taneleri beni o dünyadan koparıp tekrar ay ışığının altına ışınladı.

Her geçen saniye zaten geleceğe dokunmuyor muydum?

 

Sordum, hatta belki de tan yeri ağarayıncaya kadar:

“Buna hayal ya da ulaşmak istediğim gaye mi denmeliydi? Beni yaralayan hayalime bu kadarcık dahi olsa dokunmuş olmam yetmez miydi? Hayali yaşayan beden mi olmalıydı yoksa ruh mu? Ruhumu heyecanlı hülyalara daldırıp gıdıklamayan güneş, tenimi yakmaktan daha başka neye yarardı? Neden gayelerimi ben yarına hapsettim? Az önce gözümü kapattığım gibi kapatarak ulaşmak istediğim her neyse, bu şekilde ulaşmış olamaz mıydım? İşte şimdi oradaydım. Kokusu bile burnuma gelmişti sıcak havanın, gecesi savurmuştu koyu lacivert saçlarını yüzüme. Gözlerimi kapatıp içine dalabilirken hayalimin, neden geleceğe ulaşma arzusu içindeydim? Her geçen saniye zaten geleceğe dokunmuyor muydum? Peki ya geçmişin keşkeleri? O acı keşkeler kaybolan her dakikada damağıma acı bir tat yapıştırmıyor muydu? Öyleyse, şimdide yaşayabilmeliydim, peki o nerede? Az öncede mi az sonrada mı?”

Var mı bir fikriniz? Kafanızı karıştırdım…

“Şimdi, geleceğe ve geçmişe sürüklenen iki saniyenin arasına sıkışmış bir Andır. Evet An! Yalnızca An’lar şimdinindir Anılar ve Anıtlar geçmişin. Anahtar Şimdinin elinde ve hayallerim, gayelerim, geleceğe ait sandığım her ne varsa An’da gizli!”

Aptallığın ne olduğunu bilmek için akıllanmak gerekir.

 

Sanırım buna alışmam biraz sürecekti. Belki biraz akıllandığımı varsayabilirdim. Kendime dürüstçe ifade ettiğim bu eleştiriler egomu yaralamıyor da değildi. Tek tesellim güzel bir sonuca ulaşmış olmaktı. Pencere kenarında, saçlarımın bukleleriyle oynayışımdan gözümü kapadığım An’a kadar olmuş olanlar beni kendime tanıttı. Tozlu bir pervazın bana o gün öğretmiş olduklarını hangi öğretmen öğretebilmişti? Şüphelerimin bir toz bulutu misali dağılmış olmasının sevincini yaşadım.

Aptallığın ne olduğunu bilmek için akıllanmak gerekir.

 

 

 

 

 

 

0 yorum
0 beğeni
Prev post: ZERRENext post: KATHERINA – Mavi Kapılı Ev

İlgili Yazılar

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arşiv
Kategoriler
En Son Yazılar

Aylık Ücretsiz Dijital Dergimize Abone Olmak İster Misiniz?

Yazının Yayınlanmasını İster Misin?
2 days ago
4 days ago
5 days ago
6 days ago
1 week ago
1 week ago
  • Halitus
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Halitus.mp3
  • Souffle
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Souffle.mp3
  • Moya-Alitu
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Moya-Alitu.mp3
  • Napas
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2024/11/Konsol-Edebiyat-Website-Fon-2-1.mp3