SÖYLENMEYEN CÜMLELERİN GÖLGESİNDE

Bazı roman kahramanları kitap kapandığında da zihnimizde yaşamaya devam eder. Ayfer Tunç’un “Aziz Bey Hadisesi” hikayesindeki kahraman onlardan biri. Kitabı okuyan birçok kimse çevresindeki Aziz Beyleri hatırlayarak o ağır sükûtu hissetmişlerdir. Bu yazıda romanı değil Aziz Bey’i karşımıza aldık ve soru sorarak sustuğu yerleri yoklayıp gururunun arkasındaki adamı anlamaya çalıştık. Gördük ki karşımızda bir roman kahramanı değil, geç kalmış bir hayat duruyordu.

 

***

Merhabalar Aziz Bey! Nasılsınız?

Evvelâ hâl hatır sorduğunuz için teşekkür ederim efendim. İnsan nasılsa odur; pek değişmez… Yalnız, zaman insanın üzerindeki bazı renkleri alır götürür, geriye biraz sükût, biraz da hatıra bırakır. Ben de o hâl üzereyim zannederim.

Ayfer Tunç Hanım yazdığı hikayenin hemen başında sizi yokluğa mahkum etmiş. Kırıldınız mı ona?

Estağfurullah efendim… Kırılmak için insanın kendisini hâlâ merkezde zannetmesi icap eder. Benim hikâyem, zannederim, zaten nihayete doğru yürüyordu; muharrire hanım yalnızca perdeyi erkenden indirmiş oldu. Hem zaten insan yaşarken de yavaş yavaş eksilmez mi? Benimki biraz yazıya dökülmüş bir eksilmedir, o kadar.

Ama bir kaç paragraf sonra hayata yeniden başladınız…

İnsan yaşadığını sanır, hâlbuki yalnızca bir kararın izini sürmektedir.

 

Efendim, insanın hikâyesi ölümle başlamaz; ölüm yalnızca bir haber gibidir. Benimkisi de öyle oldu… Evvelâ nihayetim söylendi, sonra nasıl oraya vardığım anlatıldı. Hayata yeniden başlamadım zannederim; sadece, vaktiyle yaptığım tercihler yeniden hatırlandı. İnsan bazen yaşadığını sanır, hâlbuki yalnızca bir kararın izini sürmektedir.

Dedenizden kalan tambur, çocukluk oyuncağınızken zamanla hayatınızın merkezine yerleşmiş…

Tambur evvelce bir oyuncaktı efendim; sonra sükûtumun dili oldu. İnsan söyleyemediklerini bazen bir telin titremesine havale eder. Zannederim ben konuşmadım, tambur konuştu.

Peki tambur konuşunca siz mutlu oldunuz mu?

Mutluluk… Pek iddialı bir kelime efendim. Tambur çalarken kalbimdeki gürültü biraz dinerdi, o kadar. İnsan bazen saadeti değil, yalnızca sükûneti arar.

Kalabalıktan kaçmanızın sebebi Maryam Hanım mıydı yoksa sükunet arayışı mıydı?

Efendim, bir hanımefendi tek başına kaçış sebebi olmaz. Lâkin insanın içindeki bir boşluğu işaret ederse, o vakit kalabalık da, şehir de, dost meclisleri de ağır gelir. Ben kalabalıktan kaçmadım fakat onunla yüz yüze geldiğim günden sonra hiçbir kalabalık bana eskisi gibi görünmedi.

Çok güzel bir aşk hayatınız vardı Maryam’la…

Güzel idi efendim… Lâkin güzellik insanı tam tatmin etmez. İnsan en ziyade sevdiği yerde incinir; zira orada zırhını çıkarır. Ben de zannederim zırhsız yakalandım.

Maryam Hanım belki yalnız kendi istikametini seçti. Benim incindiğim yer, onun gidişi değil; benim kalmayı beceremeyişimdir.

Ama onun peşinden Beyrut’a gitmiştiniz…

Gitmek bazen kalmak kadar çaresizdir efendim. Beyrut’a gidişim bir kavuşma değil, gecikmiş bir itiraftı belki. Lâkin insan bir yere vardığında, kalbindeki mesafenin değişmediğini görürse işte asıl sürgün o vakit başlar.

Çok kapalı konuşuyorsunuz, sizi anlamakta zorlanıyorum… Anladığım kadarıyla Maryam Hanım sizinle gönül eğlendirmiş.

Haşa efendim… Maryam Hanım’ı böyle bir hafiflikle anmak doğru olmaz. O gönlünü eğlendirmedi; yalnız kalbi benden başka bir istikamete meyletti. Benim incinmem, onun oyunu değil; benim gururumun dar oluşundandır.

Hala Maryam’a toz kondurmuyorsunuz. Ama sizin hayatınızı mahvetmiş…

Efendim… Bir insan başka birinin hayatını mahvedemez; insan kendi kırılgan yerinden çöker. Maryam Hanım gitti, doğrudur… Lâkin ben yıkıldıysam, o benim inadımdandır. Belki affedebilseydim, hayat başka bir yol bulurdu.

Maryam sizi Beyrut’a davet etti ama birkaç gün sonra yüzünüze bile bakmadı. Neden İstanbul’a dönmediniz hemen? Beklentiniz neydi?

Dönmek bazen gitmekten daha ağırdır. İstanbul’a rücu etsem, yalnız Maryam’ı değil, kendi yenilgimi de kabul etmiş olacaktım. Beyrut’ta kalmak bir umut değil, bir inattı belki… İnsan bazen mağlubiyetini memleketinden uzakta yaşamayı tercih eder.

Dönmek için birkaç teşebbüsünüz olmuş ama orada kalmaya devam etmişsiniz…

Doğrudur efendim… Bilet aldığım da oldu, bavul topladığım da. Lâkin insan bazen son anda bir telin sesine, bir hatıranın gölgesine takılır kalır. Zannederim ben fırsatı kaçırmadım; ben kararsızlığıma sığındım.

“Bitti” demek, insanın kalbinde bir kapıyı kilitlemesi demektir; ben o kilidi çeviremedim.

 

Maryam Hanım’la ilişkiniz hakkına “Bitti!” diyemediniz galiba…

Galiba diyorsunuz, doğrudur efendim. “Bitti” demek, insanın kalbinde bir kapıyı kilitlemesi demektir; ben o kilidi çeviremedim. Zannederim ben ilişkiye değil, ihtimale tutundum.

O ihtimal neydi? Bir gün döneceğine mi inandınız?

Efendim, insan bazen bir şahsın dönmesini değil, kaderin yanlışını tashih etmesini bekler. Ben Maryam Hanım’ın kapımı çalmasını değil, o günkü suskunluğumun silinmesini arzu ettim. Bir gün her şeyin kendiliğinden düzeleceğine dair o çocukça itimat… Belki de asıl ihtimal oydu.

Maryam “kal” deseydi kalır mıydınız Beyrut’ta?

İnsanın kalbi “kal” sözünü duymak ister; lâkin gururu o sözün samimiyetini tartar. Maryam Hanım pişmanlığını dile getirip “kal” deseydi zannederim bir an tereddüt ederdim. Lâkin kalmak için yalnız sevgi değil, itimat da icap eder. Benim en ziyade eksik olanım oydu.

İstanbul’a döndükten sonra hayata bakışınız epey değişmiş. Sebebi neydi? Annenizin ölümü mü babanızın sizi reddetmesi mi?

İnsan bir tek hadise ile değil, ardı ardına gelen sükûtlarla değişir efendim. Annemin vefatı kalbimde bir boşluk açtı; lakin babamın mesafesi o boşluğu soğuttu. Zannederim ben, evvelce sevgiyle durduğum yerde artık ihtiyatla durmayı öğrendim.

Vuslat’la neden evlendiniz peki? Maryam’ı unutmak için mi?

Açık konuşayım; evet, biraz unutmak için. İnsan kalbindeki boşluğu bir isimle doldurabileceğini zanneder. Vuslat Hanım’a haksızlık ettim; onu sevmedim demem ama Maryam’ın yerini doldurmasını bekledim. Bu da bir evlilik için kâfi değildir.

Vuslat sizi sevmişti… Sizi onu sevmediniz… Bir bakıma Maryam’ın size yaptığını siz Vuslat’a yaptınız. Kadınlardan öç almak gibi bir düşünceniz mi vardı?

Haşa efendim… Öç almak gibi bir bayağılığa tenezzül etmedim. Lâkin şu da var ki, insan bazen başkasına değil, kendi yarasına göre yaşar. Vuslat Hanım’ı cezalandırmadım; fakat kalbimin yarısını ona vermedim. Bu da bir kadına yapılabilecek en sessiz haksızlıktır.

Ama Maryam’la yaşadıklarınızın bedelini Vuslat ödemiş gibi görünüyor…

Haklısınız efendim… Bedeli o ödedi. Ben geçmişime sadık kaldığımı zannederken, aslında bugünü eksik yaşattım. Vuslat Hanım’ın kabahati yoktu; kusur, kalbini tam veremeyen bendeydi. Ben kalbimin bir kısmını geçmişte bırakmıştım; Vuslat’a uzanan elim biraz soğuktu. Lâkin insan sevmediği için değil, eksik sevdiği için de mesul olur. Öç almak değildi muradım… Fakat kırılmış bir adamın adalet duygusu bazen şaşar.

Tam da siz Vuslat’ı sevecekken o ölüyor ve hayat yine size sevgiye dair bir güzellik sunmuyor…

Efendim… İnsan bazen bir kapının aralandığını hisseder; lâkin içeri girmeye cesaret edemeden kapı kapanır. Vuslat Hanım’la aramızda geç kalmış bir sıcaklık vardı belki. Fakat kader, o ateşi harlamaya vakit tanımadı. Sevgi bana hiç uğramadı demem; belki ben ona geç kaldım.

Annenizi de Vuslat’ı da siz öldürdünüz… Duygusuzluğunuz mu yoksa bir türlü cevabını veremediğiniz melankolik haliniz mi?

İnsan kimseyi eliyle öldürmez bazen; lâkin ihmal de bir çeşit soğukluktur. Ben duygusuz değildim; belki duygularımı zamanında söyleyemedim. Annemin ve Vuslat’ın ölümünde kasıt yoktu; fakat gecikmiş bir şefkat vardı. Bu da insanı masum kılmaz.

İnsanlar kaderi hep Allah’ın iradesine bağlar, onun yazdığını söyler. Bence insan kaderini kendisi yazar. Ne dersiniz?

Efendim, insan kalemi eline aldığını zanneder; lâkin mürekkebin rengini her vakit kendi seçemez. İrade vardır elbet fakat şartlar, mizacımız ve zaman da o satırlara karışır. Ben kaderi bütünüyle göğe havale etmem; lâkin her şeyi de kendime mâl edemem. İnsan yazarken dahi, biraz yazılır.

Yine kaçamak cevap veriyor, sebep olduğunuz kötülüklerden kendinizi soyutlamaya çalışıyorsunuz…

Haklı olabilirsiniz efendim… İnsan kendini bütünüyle suçlu ilân ederse ayakta kalamaz; bütünüyle masum sayarsa insanlığını kaybeder. Sebep olduğum kırgınlıklar oldu, bunu inkâr etmem. Lâkin her felâketi de tek başıma taşırsam, o vakit hakikate değil, kendimi cezalandırmaya hizmet etmiş olurum.

Siz bir roman kahramanısınız ve kaderinizi Ayfer Hanım yazmış oldu. Size bu sıkıntılı hayatı yaşatan Ayfer Hanım’a diyeceğiniz bir şey var mı?

Bir roman kahramanı olduğumu idrak etsem dahi, kaderimi bütünüyle muharrire hanıma yükleyemem. O bana bir mizaç verdi; lakin o mizacın içinde susmayı da gitmeyi de ben seçtim. Ayfer Hanım’a bir sözüm olacaksa şudur: Beni mazur göstermediği için teşekkür ederim. İnsanı asıl inciten yazılmak değil, olduğundan hafif gösterilmektir.

Bütün yaşadıklarınızdan sonra Maryam ve Vuslat karşınıza çıksa hangisiyle bir ömür geçirmeyi tercih edersiniz?

Efendim, tercih dediğiniz şey, insanın hâlâ genç olduğunu zannettiği vakitlere mahsustur. Bugün karşıma çıksalar, zannederim artık birini seçmekten ziyade kendimle hesaplaşırım. Maryam kalbimin ateşiydi; Vuslat sükûneti. Bir ömür için hangisi lâzımdı diye sorarsanız… belki ateşle değil, huzurla yaşamak icap ederdi. Lâkin bunu ben pek geç öğrendim.

Zaman sizi sevmekten uzaklaştırmış ve “sevme ihtimali”ni sevmenize sebep olmuş sanki…

İnsan bazen sevdiği şahsı değil, sevme hâlini muhafaza eder. O hâl, gençliğin ve ihtimalin son sığınağıdır. Belki ben de hakiki sevgiden ziyade, “bir gün olabilir” duygusunu taşıdım. İhtimal sönmediği müddetçe insan tamamen kaybetmiş sayılmaz.

Sizi çok yordum. Sorularımla bunalttıysam kusura bakmayın. Amacım sizi dergimizin okuyucularına farklı bir şekilde tanıtmaktı. Onlara son söz mahiyetinde bir şeyler söylemek ister misiniz?

Estağfurullah efendim… Sual yorulmaz; insan ancak kendi suskunluğundan yorulur. Derginizin muhterem okuyucularına şunu söylemek isterim: Bir sözü vaktinde söylemekten çekinmeyiniz. Gurur, insana vakar verir; lâkin fazla taşınırsa ömrü eksiltir.

Ve şunu da ilâve edeyim: Sevgi bir defa gelmez. Fakat insan, ilk kırıldığı yerde kalırsa, geleni de göremez. Cesaret, bazen kalmaktan değil; yeniden başlamaktan ibarettir.

Çok teşekkür ederim efendim…

Ben teşekkür ederim efendim. Beni yeniden konuşturduğunuz için… Belki de yıllardır söyleyemediklerimi söyleme fırsatı verdiniz. İnsan bazen kendi hikâyesini bir başkasının sualinde işitir.

Derginizin okuyucularına selâm ederim. Suali yerinde sormanın kıymetini bildiğiniz için hürmetlerimi sunarım.

***

Aziz Bey’le yaptığımız bu hayalî söyleşi gösteriyor ki onun hikâyesi yalnızca bir aşkın ya da bir gururun hikâyesi değil; suskunluğun, tereddüdün ve gecikmiş cesaretin hikâyesidir. O, kaderin kurbanı olmaktan ziyade, kendi kararlarının içinde ağırlaşmış bir adamdır. Belki de onu asıl zamansız yapan şey budur. Aziz Bey dünün insanı değil, bugün de aramızda dolaşan benzerleri var.

 

 

 

 

 

0 yorum
0 beğeni
Prev post: YOLCU HİKAYESİNext post: Dünya Ağrısı: Ayfer Tunç’ta İç Sızının Toplumsal Hafızaya Dönüşmesi

İlgili Yazılar

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arşiv
Kategoriler
En Son Yazılar

Aylık Ücretsiz Dijital Dergimize Abone Olmak İster Misiniz?

Yazının Yayınlanmasını İster Misin?
4 days ago
1 month ago
1 month ago
1 month ago
1 month ago
1 month ago
  • Halitus
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Halitus.mp3
  • Souffle
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Souffle.mp3
  • Moya-Alitu
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Moya-Alitu.mp3
  • Napas
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2024/11/Konsol-Edebiyat-Website-Fon-2-1.mp3