Yıllarca görüşmemişlikleri, birikmiş hasretleri, aklarla saçlarına yer etmiş hüzünleri, kendilerine verilen beş dakikalık zamanda, birbirlerine baktıkları tam da şu anda, ellerinden başlayıp vücutlarının tamamına yayılan bir titreyişle dışarı sızıyordu.
Konuşabilse… Başlayabilseydi konuşmaya; biraz ümit, ardı hüsranla tamama eren ümit kırıntıları vardı anlatacağı. Bir başlayabilseydi, dizlerinde ve ellerinde oluşan nice yar kokulu yaralardan bahsedecekti. Yıllardır sıkışıp kaldığı bu hastane odasının dışında kendisini beklediğine inandığı ne hayaller biriktirmişti adam, teker teker anlatacaktı. Dur durak bilmeden konuşacaktı belki de. Sesindeki titremenin geçmesini beklediği her saniye aleyhine işliyordu. Nefesinin durulması şöyle dursun, heyecanına yenik düşen bedeniyle birlikte ağzında kalan son dişleri de birbirine çarpmaya başlamıştı. Karşısında duranın hâlini anlamaya mecali yoktu.
Derin bir nefes aldı adam. “Hiç vazgeçmedim.” diyecekti.
Adamdan daha yorgun ama haklı taraf olmanın gücüyle dimdik ayaktaydı. Kadının alnındaki derin çizgilerin kim bilir kaçında adamın payı vardı. Kalbindeki pilin mimarı da oydu belki. Solgun, mora çalan dudakları, bir asra yaklaşmış şu hayatının kaç on yılı boyunca esnememişti iki yana doğru. Gözlerindeki nem yaşlılıktan sanılırdı, oysa dökülememiş yaşların isyanıydı. Ah! Hem bu kadar haksız hem bu kadar aciz olduğunda kızgınlığına sebep olan, affetmeyi dilediği hangi suçundan başlayabilirdi ki hesabı kapatmaya. Ayağına kadar gitmişti affetmek için. Bu an bitip de üzerine düşünmeye başladığında fark edebilirdi aslında, hâl diliyle kendisine neler söylendiğini. Tabi o kadarcık vakti olsaydı.
Derin bir nefes aldı adam. “Hiç vazgeçmedim.” diyecekti. “En karanlık gecelerimde dahi, içimdekileri söyleyebileceğim zamanı Rabbimin bağışlayacağına dair umudum hep vardı.”
Bir kez daha derinleştirdi nefesini. Tam o sırada kapı açıldı. Elini tutan el gevşedi içeriye dolan adımları duyunca. Kendisine bakan ziyaretçisinin yorgun gözleri, veda eder gibi uzun bir kapanıp açılma seremonisi ile gözlerine dokundu. Gidiyordu. Almaya gelmişlerdi onu, ayrılıyordu yanından. Hiç olmazsa tek bir kelime söyleyebilseydi.
Yavaşça boğazını temizledi adam. Bu, sesinin açılmasına yetmemiş olacak ki biraz daha güçlüsünü denedi hemen ardından. Yıllardır beklediği an, o konuşma molası, zihninde gecelerce büyüttüğü cümleler, sadece bir hırıltı, boğazına takılan saçma bir ses olarak dışarı düştü. Ağzının içine cümle olarak doğamadı.
Gidiyordu işte kadın. Bari ona sadece ‘pişmanım’ diyebilseydi ya da ‘özledim’ ya da ‘bekledim’… Yıllanmış binlerce kelimenin içinden bir tanesini seçip sesine yükleyemedi.
Yaşamaktan yorgun düşmüş iki kırgın beden, bakışarak son kez sustu.
Kapıya doğru meyleden kadın, son hırıltıyı işitince döndü, yanına gelip baş ucunda durdu. Son kez gözlerine baktı uzun uzun. Yaşlı gözlerle birbirine bakan, konuşmaya mecalsiz, yaşamaktan yorgun düşmüş iki kırgın beden, bakışarak son kez sustu. Kadın, titreyen ellerini konuşmak için mücadele veren adamın dudaklarına götürdü:
“Şşş… Anlıyorum bütün söyleyemediklerini.”
Acı bir tebessümün ardından gürültüyle yutkundu hazırladığı bütün cümleleri adam. Bakan gözü sustu. Ciğerinde soluğu, ellerinde titremesi sustu. Çok sürmedi, bir asra yaklaşmış kalbinin çırpınması da sustu. Ardında; yıllarca kurgulanmış cümlelerin sığdırıldığı bir hırıltı, uykusuz geceler, özürler, pişmanlıklar, çıldırtan hasretler kaldı. Kadın affetmeye geldiği hastane odasından, çoktan affettiğini anlayarak dönüyordu.
Ve adam, sustu bütün özlediklerini…
