Bazı insanların dünyaya talihli geldiğine inanır mısınız? Eskiden buna ihtimal bile vermezdim. Hayatta elde edilenlerin insanın kendi çabasıyla doğru orantılı olduğunu düşünen idealist romantiklerdendim. Fakat her biri yaş almışlığın hediyesi olan tecrübeler, bana muhatabım olan dünyanın bir peri masalından çok uzak kurgulandığını gösterdi. Sonrasından şüphem yok ama bu masalda ne hep iyiler kazanıyor ne de kötüler hak ettiği cezayı buluyor. Keloğlan gibilerinse padişahla muhatap olmaları neredeyse imkansız. Modernizmin bize diktiği giysiler içinde herkes, kendi sınıfında eşit ve özgür. Görünmez duvarları aşmak ise cesaretten fazlasını istiyor. Modernizmin bize diktiği giysiler içinde herkes, kendi sınıfında eşit ve özgür.
Modernizmin bize diktiği giysiler içinde herkes, kendi sınıfında eşit ve özgür.
Psikoloji biliminin en önemli konularından biri gelişim ve çevre ilişkisidir. İnsanın zihinsel ve duygusal gelişimi kalıtsal mıdır yoksa çevrenin etkisiyle mi bazı beceriler elde edilir? Şüphesiz Beethoven, Van Gogh ya da Einstein gibi doğuştan yetenekli dehalar geçmiş bu dünyadan fakat sıradan bir insan, eline herhangi bir enstrüman alma imkanına sahip değilse bu konuda bir yeteneği olup olmadığını nasıl bilebilir? Ya da hayatını küçük bir köyde çiftçilik yaparak geçiren biri, kaç dil öğrenme şansına sahiptir? Daha ilkokul sıralarında piyanonun başına oturan, tatillerini yurt dışında geçiren, üniversitede ortalama bir bölüm okusa da gittiği spor kulübündeki bir baba dostunun referansıyla iyi düzeyde bir makam sahibi olan birinin kişisel gelişiminde kalıtsal yeteneklerinin ne kadar etkisi vardır?
Bir romancının en büyük talihi, anlatılacak hikayeler bakımından zengin bir yaşama ve çevreye sahip olmaktır bence. Rutin bir hayatın tekdüzeliğinden sıyrılmış, acı tatlı çalkantılarla dolu bir hayat ya da attığı her adım tarihi ve insanlığı etkilemiş bir akraba biraz da kurgu yeteneği ile buluşunca sıradan bir yazarı neden çok iyi bir romancı yapmasın? Bu pencereden bakınca Ayşe Kulin, Türk Edebiyatı’nın en talihli romancılarından diyebilirim.
1941 yılında, İstanbul’da oldukça renkli bir aileye doğdu Ayşe Kulin. Babası Boşnak asıllı Muhittin Bey, Cumhuriyet Türkiye’sinin önemli bürokratlarındandı. Annesi Sitare Hanım ise Osmanlı nazırlarından Çerkes Ahmet Reşit Paşa’nın torunlarındandı. Babasının işi dolayısıyla Ankara’da ikamet etseler de yazlarını anneannesinin İstanbul’daki konağında geçirirdi çocuk Ayşe Kulin. Bir tarafta kadim Osmanlı mirasının son demlerine tanıklık ederken, diğer tarafta henüz genç bir ülke olan Türkiye’nin inşa edilme heyecanını yaşıyordu.
Ayşe Kulin, ailesinin tek çocuğuydu. İlkokulu Ankara Maarif Mektebi’nde okudu. Hemen herkesin bir enstrüman çaldığı bir ailede o da içindeki yeteneği keşfetme yolculuğuna piyano dersleri alarak başladı. Fakat bu konuda o kadar yeteneksizdi ki daha ilk dersten piyano hocası onda müzik kulağı olmadığını söyledi. Fakat ne enterasandı ki bu müzik kulağı olmayan çocuk dans konusunda çok yetenekliydi. Ayrıca babasının yakın akrabalarından biri olan ünlü bir ressamdan da resim dersleri aldı ve bu konuda herhangi bir ihtar işitmedi. Onun asıl yeteneği ise gençlik yıllarında ortaya çıkacaktı.
Ortaöğrenimini, bugün Robert Koleji olarak bildiğimiz Arnavutköy Amerikan Kız Kolejinde tamamlayan Ayşe Kulin, okul gazetesine yazılar yazar, yatakhane arkadaşlarına arkası yarın şeklinde yazdığı öykülerini okurdu. Üstelik okulunun tek ünlü yazarı da o değildi. Tomris Uyar, İpek Ongun, Pınar Kür ve Nazlı Eray gibi bugünün edebiyat dünyasında tanınmış isimler, Ayşe Kulin’in okuldan arkadaşları idi. Burada okulun o dönemdeki edebiyat öğretmenlerini tebrik etmeden geçemeyeceğim.
Ayşe Kulin, henüz ortaokul sıralarında yazarlık kariyerine adım atmış olsa da biz onu yukarıda zikrettiğimiz isimlerden çok daha geç tanıyacaktık. Çünkü liseyi bitirir bitirmez, bir röportajında gençliğinin hatası olarak bahsettiği, ilk evliliğini yapmış ve üniversite okumak için Londra’ya gitmişti. Orada London School Of Economics gibi iyi bir üniversiteye başlasa da arka arkaya doğan iki çocuk sebebiyle üniversite hayatına devam edemedi. Tam bir hayal kırıklığı ile sonuçlanan bu evliliğini ise ancak dört yıl sürdürebildi.
Veda ile başlayıp Umut-Hayat- Hüzün ve Hayal ile sürdürdüğüm otobiyografik yolculuğumu Hazan ile noktalıyorum.
İlk eşinden ayrıldıktan sonra Ankara’ya , ailesinin yanına dönen Kulin, ailesinin bu konudaki desteğini hemen her röportajında dile getirir. Yine de iki çocuğuyla kendi ayakları üzerinde durmaya çalışmıştır. Ankara’da bir süre Doğuş Sanat Galerisi’nde yöneticilik yaptıktan sonra İstanbul’a taşınır ve orada bir otomobil dergisinde yazı işleri müdürlüğü yapmaya başlar. Bu sırada tanıştığı Eren Kemahlı ile ikinci evliliğini yapar ve iki erkek evlada daha sahip olur. Fakat bu evlilik de on yılın ardından boşanmayla sonuçlanacaktır.
İkinci eşinden ayrıldıktan sonra bir geçim derdi başlar Ayşe Kulin için. Çeşitli dergilerde editörlük, muhabirlik, çeviri gibi işler yapsa da bunlardan tatmin edici bir kazanç elde edemez. Fakat bir gün, televizyoncu bir arkadaşının, bir reklam filmi için modern bir sofra dizaynı yapmasını istemesi üzerine güzel bir gelir kapısı aralanır Kulin’e. O günden sonra bir süre sanat yönetmeni olarak çalışır ve iyi paralar kazanır. Bir yandan da yazmaya devam eder.
1984’te yayımlanan ilk öykü kitabı “Güneşe Dön Yüzünü” içinde geçen “Gülizar”adlı öykünün başarılı bir senaryoya dönüşmesi sebebiyle Kültür Bakanlığı Ödülü’nü kazanır. Daha sonra yayımlanan “Foto Sabah Resimleri” ise arka arkaya hem Haldun Taner Öykü Ödülü’nü hem de Sait Faik Öykü Ödülü’nü alır. Fakat buna rağmen Ayşe Kulin, yayıncıları kitaplarını basmaya bir türlü ikna edemez. Ta ki Aylin’in hikayesi ile Remzi Kitabevi’nin kapısını çalana kadar.
“Adı Aylin” adlı romanı, Ayşe Kulin’in edebiyat dünyasında tanınmasını sağlayan eseridir. Daha önce bir dergi için hazırladığı biyografik hikayelerden biri olan Aylin’in hikayesini romana çevirme kararı, Kulin için adeta bir dönüm noktası olmuştur. Uzaktan akrabası, okul arkadaşı ve aynı zamanda komşu çocuğu olan Aylin Radomisli’nin çalkantılarla dolu hayat hikayesi çok kısa zamanda Türk Edebiyatı’nın ilgi odağına oturmuştur. On günde üç baskı yapan roman, tam yirmi beş yıl yayıncı kapılarında dolaşan Ayşe Kulin’i bir anda en çok okunan yazarlardan biri yapıvermistir. Bu rüzgârın hızını kesmek istemeyen Kulin, arka arkaya yayımladığı kitaplarıyla hemen her yıl edebiyat dünyasının gündeminde kalmayı başarmıştır.
Zamanın çıldırtan bir hızla değişen sayfalarına tanıklık etmeye devam ediyor Ayşe Kulin.
Ayşe Kulin, bir röportajında söylediği gibi önce kendi çevresinden hikayelerle başlamıştır yazmaya. “Bir ofisim, mekânım, yazma yerim yok. Sadece yazma arzum ve yazarken kendimi işime odaklama yetim var. Her yerde yazarım. Evde, çoğu kez yemeğimi yakmamak için mutfakta, sabahın çok erken saatlerinde yatakta, hava alanlarında, uçakta, otobüste, vapurda… İnsanların arasına karışıp onlara dokunarak yaşadığında daha insani ve samimi yapıtlar üretebildiğimi düşünüyorum. Disiplinli çalışmaya aile ve sosyal hayatım izin vermiyor ama çalışkan olduğumu itiraf edeyim, hiçbir işimi yarım bırakmayı sevmem.” diyen yazar, sade ve akıcı üslûbu ile her yaştan ve her kesimden okuyucuya hitap etmesini bilmiştir. Adi Aylin ile başlayan biyografik romanlara, Türkiye’nin ilk kadın seramik sanatçısı Füreya Koral’ın hikayesi olan “Füreya”, Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı kurucusu Türkan Saylan’ı anlattığı “Türkan” ve vali Recep Yazıcıoğlu’ndan esinlenerek kaleme aldığı “Köprü” romanı ile devam etmiştir. Bu konudaki ustalığı yadsınamaz olan Kulin, dönem romanlarında da aynı başarıyı yakalamıştır. Doksanlı yıllardaki Bosna Savaşı’nı anlattığı “Sevdalinka”, İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki Nazi katliamından yüzlerce Yahudi’yi kurtaran Türk diplomatları anlattığı “Nefes Nefese” ve aynı zamanda kendi ailesinin de hikayesi olan Osmanlı’nın son dönemlerini anlattğı “Veda” romanları yakın tarihimize ışık tutabilecek nitelikte romanlardır. Yazarın kendi hayat hikayesini anlattığı bir roman serisi de vardır. “Veda ile başlayıp Umut- Hayat- Hüzün ve Hayal ile sürdürdüğüm otobiyografik yolculuğumu Hazan ile noktalıyorum” şeklinde tanımladığı bu otobiyografik seri aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden günümüze kadar olan döneme de ışık tutar.
Burada altı çizilmesi gereken bir nokta vardır ki o da Ayşe Kulin’in hem biyografik romanları hem de dönem romanlarını yazarken gösterdiği titizliktir. Yazar bu tarzdaki romanlarını kaleme alma sürecinde pek çok kaynağı incelikle tarar, hikayeyle bağlantısı olan kişilerle defalarca görüşür ve elde ettiği bilgileri düzgünce tasnif eder. Belki de başarısının sırrı bu titiz çalışma sürecidir.
Bana göre bir sanatçının toplumsal olaylar karşısında duruşu çok önemlidir. Sanatçının sadece sanatına odaklanıp, şahitlik ettiği sosyal olaylardan kaçması ne kadar doğru sizce? Ayşe Kulin bu duyarsızlığa tahammül edemeyenlerden. Bu sebeple kendisini edebiyat dünyamızın en cesur yazarı olarak tanımlıyor ve ekliyor: “Keyfime göre yazma lüksüm artık yok! Ülkem bir dar boğazdan geçiyor ve benim bir yazar olarak, sonraki kuşaklara bu yıllarda Türkiye’de nasıl yaşamış olduğumuzu aktarmak gibi bir görevim var. Resmi tarih değiştiriliyor, on yıl sonraki okurlar gerçekleri tarih kitaplarında bulamayacaklarına göre, bari romanlarda bulabilsinler amacıyla yazıyorum birkaç yıldır.” Bu sözlere hak vermemek elde değil fakat unutmayalım ki herkes tarihsel olaylara kendi penceresinden bakar. Gelecek nesiller de Ayşe Kulin’in Nişantaşı’ndaki evinin penceresinden gördüklerini okuyacaklar belki kitaplarında.
Adı: Ayşe Kulin. Anlatacak çok hikayesi olan ve hayatın ona sunduğu bu şansı iyi değerlendiren, iyi bir yazar. Zamanın çıldırtan bir hızla değişen sayfalarına tanıklık etmeye devam ediyor.