ÜMİT

Başındaki beyaz çemberin oyalarını düzeltti önce. Kenarlardan çıkan gümüş saç tellerini özenle içeri itti. Dudaklarında belli belirsiz bir kıpırtıyla bastonundan destek alarak koyu yeşil, kadife koltuğuna oturdu.

O ânın farkında mıydı? Sanmam. Perdelere inat, odaya hükümranlığını kuran ışık, kim bilir yine hangi anıyı kullanarak onu güçsüz bileklerinden yakalamıştı. Güçsüz demek doğru değildi gerçi, yaşananlar çetindi sadece.

On dördünde zamansız bir evlilik, evlatlık verdiği ve yanı başında yaşamasına rağmen yıllarca annesi olduğunu gizlediği bir çocuk, çalkantısı eksik olmayan bir aile, görme yetisini kaybeden bir eş… Şuncacık bir yazıya sığmayacak daha neler neler…

Göz aydınlığı torununun iftiracılardan kaçarak gayblara karışması da cabasıydı işte.

Dudaklarındaki hafif kıpırtı, duyulmak ile duyulmamak arasındaki halini terk ederek gösterişli ses elbisesini kuşanmıştı. Tüm vücuduyla ileri geri hafif hafif sallanmaya başladı. Damarları menekşeye dönen ellerinden birini, kalbinin üstüne koydu. Diğer eliyle yedi yıldır yanından ayırmadığı sedef kakmalı ahşap bastonu yakaladı. Yumdu gözlerini. Doksan yıllık yoldaşını dinlemeye koyuldu.

“Bü-yü-kan-ne, büyükanne, bü-yü-kan-ne, büyükanne!”

Onu kendine getiren bu şirin ses, torununun çocuğuna aitti. Her sabah uyanır uyanmaz, gece boyu biriktirdiği enerjiyi neşeyle büyükannesinin eteğine dökerdi.

“Büyükanne, senin gözün mavi mi, yeşil mi?”

“Kahverengiydi evvelden. Sonradan böyle mavi-yeşil arası bir renk oldu.”

“Hmmm, anladııımmm.”

Aklına bir şey gelmiş gibi durdu ufaklık. Uçak gibi açtı kanatlarını sonra. Kendi etrafında dönmeye başladı. Büyükannesinin yüzüne bir gülümseme bırakarak ayrıldı odadan.

Ne de çok benziyordu babasına. Babası da onun gibi bembeyaz, gürbüz bir oğlandı. Gözlerinin beyazındaki ben bile aynıydı. Sahi? Ne çok aynılık vardı simalarda ne de çok ayrılık vardı. “Ayrılık!” diyerek sessizce iç geçirdi.

Seksen fersah ötede de olsa ümit etmek ne güzel şeydi.

 

Koltuğun yanı başındaki üst üste sıralanmış yer yataklarına takıldı gözleri. Dualarına sardı ümitlerini. Torunu gelirdi belki yeniden. Yatma vakti yüklenir en üstteki yatağı, ‘‘Ah anneanne, bu devirde yer yatağı mı kaldı Allah aşkına!’’ diye tatlı tatlı söylenirdi.

Seksen fersah ötede de olsa ümit etmek ne güzel şeydi. Öyle ki ümidin şifalı nefesine dizindeki ağrılar şahitti. Bir güzel haber ya da şen bir ses bütün ağrılarını geçirirdi.

Gece boyu uykuya müstağni davranmış gözleri yenilgisini kabul ediyordu yavaş yavaş. Direnmek anlamsızdı. Başını hafifçe yasladı koltuğun kenarına, kavuşmalı günlerin hayaliyle derin bir uykuya daldı. Rüyasında ne gördü bilinmez ama dudağının kenarında minik bir gülümseme vardı.

 

 

 

0 yorum
0 beğeni
Prev post: BİR LEYLÂ HİKÂYESİNext post: DUYGULAR POSTACISI

İlgili Yazılar

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arşiv
Kategoriler
En Son Yazılar

Aylık Ücretsiz Dijital Dergimize Abone Olmak İster Misiniz?

Yazının Yayınlanmasını İster Misin?
2 days ago
4 days ago
5 days ago
6 days ago
1 week ago
1 week ago
  • Halitus
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Halitus.mp3
  • Souffle
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Souffle.mp3
  • Moya-Alitu
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Moya-Alitu.mp3
  • Napas
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2024/11/Konsol-Edebiyat-Website-Fon-2-1.mp3