Ben Haur Vatat. İlkin ilk oğlu, ilk ağabey, ilk evlat, dünyanın ilk günahkârı, sonsuz yasam ile lanetlenmiş Amerat’ın katili…
Benim hikayemi öyle ya da böyle dinlediğinizi biliyorum ama bir de benim zaviyemden dinleyin istedim.
Var olduğumuz yerde annem, babam ve kardeşlerimden başka kimsenin olmadığı, yeryüzü cennetinin tamamen bizim hizmetimizde olduğu bu yerde oldukça eğlenceli öğretici vakitler geçiriyorduk.

Yaşadığımız yerin yakınlarında bir nehir vardı. Çoğu zaman oraya gider, suyun diriltici etkisini iliklerime kadar hissedebilmek için suda yıkanırdım. Bazen de kıyıya oturup yüzümü incelerdim. Her geçen gün yüzümde oluşan değişiklikleri, hatlarımın belirginleşmesini, çocukluktan yetişkinliğe geçerkenki süreci incelemek çok hoşuma giderdi. Kızgınken, üzgünken, mutluyken yansımama bakmak, her duyguda farklı biriymişim gibi görünmek çok ilgimi çekmişti.
Tanıştığım her duygudan sonra mutlaka nehrin kenarına gelir, o hissi yeniden canlandırır ve yansımadaki yüzümü dikkatle incelerdim. Zamanla bu oyun, insanların yüzlerinde oluşan ifadelerden nasıl hissettiklerini anlamayı öğretti bana.
Neden kendi aklımızla bunu halletmiyorduk da Tanrı’yı meşgul ediyorduk.
Kardeşime çok değer verirdim ve bu özel yerimi onunla da paylaşmak istemiştim ancak her teklifime ‘bir gün’ diye cevap veriyordu. Daha sonra anlayacaktım ‘bir gün’ün çok tehlikeli bir laf olduğunu ve asla’nın başka bir şekli olduğunu…
Çocukluk çağlarımızı geride bırakıp gençlik yıllarımıza doğru ilerlediğimizde, hislerimiz de bizimle birlikte gelişmeye başlamıştı. Tanıştığım en heyecan verici his; anne babama, aileme ve çevremdekilere karşı duyduğum sevgiden tamamen farklıydı. Daha coşkun daha heyecanlıydı. Bu hissin coşkunluğu Aklima’yı her gördüğümde kendini daha çok belli ederdi.
Yıllar hislerimi dizginlemeye çalışmakla geçti.
Bir gün sevgili babamız beni ve erkek kardeşimi yanına çağırdı. Önemli bir şeyler söyleyeceği belliydi. Bizim artık evlenmemiz gerektiğinden bahsetti. Heyecanlanmıştım. Kiminle evleneceğimizi açıklamasına kadar geçen zaman hayatımın en sabırsızlandığım zamanı olmuştu. Derken kardeşimi benim ilk göz ağrım ile Aklima’m ile beni de Labida ile evlendirmeye karar verdiğini söyledi. Tepeden tırnağa kavrulduğumu hissettim. Hızlı düşünmeliydim. Şimdi itiraz etmezsem bir daha itiraz etme şansı bulamayacağımı biliyordum. Sakin görünmeye çalışarak bunun tam tersi olması gerektiğini söyledim. “Kendi evleneceğimiz kişileri kendimiz seçebiliriz” dedim ama babam bunun bir kural olduğu ve değişmeyeceği konusunda ısrarlıydı.
“Kural fikri henüz yeni yeni hayatımıza yerleşmişken, kime ve neye göre kural?” diye haykırdım, edebimi bozmamaya çalışarak. “Bir kural konuyorsa değiştirebilir de, bunu yapabiliriz,” dedim usulca. Israrlarıma daha fazla dayanamayan sevgili babam bunu düşünmesi ve danışması gerektiğini söyledi. Ne zaman yeni bir hisle tanışsam nehre giderdim yine öyle yaptım çünkü sizin ifadenizle öfke hissiyle tanışmıştım. Dakikalarca oturup düşünmüştüm. O an acaba kardeşim ne düşünüyor ya da ne hissediyor fikri aklıma geldi.
Yıllar hislerimi dizginlemeye çalışmakla geçti.
Tüm o süre zarfında hiç kardeşimin fikrini almadığımı fark ettim. Onunla konuşmam gerek diyerek yansımama veda ettim.
Konuşmaya başladığımızda aslında onun için düne kadar bunun hiçbir anlam ifade etmediğini ama şimdi babamın kararını yerine getirme sorumluluğu ile bunu yapacağını söyledi. Bu, beni biraz gücendirse de yine de bir şanstı. Onu ikna edebilirdim. Sonraki günler de tam bir hayal kırıklığıydı. Ne kadar uğraştıysam bir türlü ikna edememiştim onu. Babamın kararı son karar olacaktı anlaşılan. Izdırap dolu bekleyiş, günler sonra bitmişti nihayet. Babamın huzuruna geldik. Bize Tanrı’ya adak sunmamızı, adağı kabul edilen kişinin isteğinin de kabul olacağını söylemişti. Kala kalmıştım. Aklım almıyordu. Bunun için böyle bir şey gerek var mıydı? Neden kendi aklımızla bunu halletmiyorduk da Tanrı’yı meşgul ediyorduk. O anki düşüncelerimdi bunlar zira nerden bilebilirdim ki koskoca bir insanlığın kaderinin benim alnımda yazılı olduğunu…
Bir kural konuyorsa değiştirebilir de, bunu yapabiliriz.
Söz söylemeye hakkımız da elimizden alınmıştı böylece.
Düşüncelerimi kendimle yüz yüze paylaştığım yere geldim yine. Yüzümdeki ifadeyi daha önce hiç görmediği fark ettim. Hislerimi kontrol ettiğimde bu ifadenin sebebinin kabul etmeyiş ve isyan olduğunu fark ettiğim acıyla. Oysa ki yıllardır babama hiçbir konuda hayır dememiştim. Vicdanımı göz ardı etmeme sebep olan bu duygu beni ilk başta üzse de daha sonra o his ile barışmıştım.
Günler günleri kovalıyordu. Kardeşim, liyakat gömleğini üzerine göre biçip dikmekle meşgulken, ben büyük bir isyanı besliyordum. Günler ve gecelerce nehrin kenarına gidip saatlerce düşünüyordum. Sizin açınızdan bakınca adil bir yarışma gibi görünse de bu olay benim zaviyemden çok farklıydı. En başından değiştirilebilirken olayın bu raddeye getirilmesi benim için çok acımasızca ve anlamsızdı. Günlerce düşündüm, düşündüm ve bir gün nehirdeki benin gözünde zalimce bir parıltı fark ettim. Artık bir planımız vardı. Keyfim yerine gelmişti. Sabırla adak gününün gelmesini bekledim.
Nihayet…
İki ayrı tepe belirlenmişti. Birine ben diğerine kardeşim, hakkımız olanı almak üzere adaklarımızı bıraktık ve oturup beklemeye başladık. Uzun bir bekleyişin ardından gökten inen bir ışık huzmesi kardeşimin adağının olduğu tepeyi sarmıştı. Yıkılmıştım bir kez daha. Benimkine ise kapkaranlık bir yıldırım düşmüştü, hayallerimle birlikte benliğimi de yakıp kül etmişti. Anlamıştık durumu, ikimiz de. Kardeşim benim durumuma üzülse de yapacağı bir şey olmadığı kanaatindeydi ve bu beni daha fazla çıldırtmıştı. Öfkeyle yerden aldığım kocaman bir kayayı kardeşinin kafasına vurdum ve olduğu yere yıkılışına izledim. Kanlar içinde kalması, o beklemediğim görüntü bir süre sonra beni kendime getirmişti. Çok pişman olmuştum ama iş işten geçmişti. Şimdi ne yapacaktım, ne olacaktı? Gözlerimden boşalan yaşlarla yıkadım kardeşimin kucağıma aldığım başını. Yas tuttum kendimce. Derken önümde iki kuş belirdi. Biri ölüydü. Diğeri yeri eşelemeye başlamıştı. Bir süre sonra ölü olanı alıp açtığı çukura koyup üzerini kapatmıştı. Kuşa minnetlerimi sundum. Durduramadığım gözyaşlarım eşliğinde son görevimi yerine getirmiştim.
Nereye gideceğimi ne yapacağımı bilemez halde yürürken kendimi nehrin kıyısında buldum, yine. Evet, yüzleşmem gereken bir ben vardı. Eğildim usulca nehre doğru. Sudaki ben korkuyla geriye çekilmeme sebep olmuştu. İşlediğim büyük günahın karanlık tarafı yapışmıştı yüzüme. O karanlığı göz yaşlarımla silmek istercesine saatlerce ağladım, af diledim ama ilk günahın bedelinin bu kadar basit olmayacağını biliyordum. Saatler sonra sakinleştiğimde ilk göz ağrım ile aramızdaki engelin kalktığını fark ettim. Bu sizi iğrendirse de beni mutlu etmişti ama bu mutluluğum uzun sürmemişti. Aniden yanımda bir siluet belirdi, cehennemden beter bir cezayı bana tebliğ etmek üzere… Kıyamete kadar yaratılacak her insanın ruhuna ruhumdan bir parçanın verileceğini ve kıyamete kadar yapacakları her katlin ıstırabını, azabını, cezasını önce benim çekeceğimi söyledi ve beni tarifsiz bir azap ile baş başa bırakıp geldiği gibi gitti. Sonsuza kadar, diye tekrar ettim.
Yansımama eğildim. Kıyamete kadar bana ve bir çoğunuza eşlik edecek olan ortak kaderimize ve ıstırabımıza acı ile baktım.
