Bahçeye doğru yürüdü. Hayır, yürümek değildi bu. Daha çok kaçmak gibiydi. Bir şeylerden, belki de kendinden… Yüzünde, o çok tanıdık boşluk: İnsanın içine çöken, tarif edemediği, bir ses gibi susan şey.
Oysa insan “hiç” dediğinde,
içi en çok şeyle doludur.
Yan odadaki arkadaşı onu görünce sordu:
– Ne oldu sana böyle?
Kısa bir sessizlik. Sonra, neredeyse fısıltıyla:
– Hiç…
Oysa insan “hiç” dediğinde, içi en çok şeyle doludur.
Yağmur başlamıştı. Sessiz, ince bir yağmur. Hava kararmış ama henüz geceye teslim olmamıştı. Islak yapraklar altında, adımlarını duymadan yürüdü. Sanki toprağın da bir hafızası vardı. Islanmıştı, o da acıyı biliyordu.
Kapının orada bir görevli yaklaştı. Yabancı bir dilde bir şeyler sordu. Cevap veremedi. Göz göze geldiler sadece. İşte o an, kelimelerin değil, bakışların dili konuştu. Merhametin bir dile ihtiyacı yoktu, bir bakış yeterdi duygu dolu.
Bahçenin köşesinde koca bir çınar vardı. Kim bilir kaç mevsim yaprak döküp, yeniden yeşermişti. Sadece bir ağaç değil; sanki zamanın kendisiydi. Yıllara direnen bir dost; yüzlerce mevsim görmüş, binlerce hikâye dinlemiş. Usulca yaklaştı. Sarıldı ona. İçinde ne varsa, boşalttı. Sanki o kalın gövde her şeyi anladı. Suskunluğu, yorgunluğu, kaybolmuşluğu… Ağladığında, doğa da onunla birlikte ağladı sanki. Ve içinden tek bir şey geçti: “Acımı hissedebiliyor musun?”
İnsan bazen bir dosta, bir anneye ya da sevdiğine değil; zamanın içinden geçip gelen bir ağaca sarılır. Çünkü bazı ağaçlar, insanın kendisi gibidir. Kırılmış ama dimdik. Sessiz ama derin. Peki siz… Siz hangi ağaca sarılmak isterdiniz?
Bir çam ağacının kokusunda kaybolduğunuz bir çocukluk anına mı? Bir ceviz ağacının serin gölgesinde yaşadığınız o eski yaza mı? Yoksa dalları yeri öpen, mütevazı bir söğüt ağacına mı? Toprağa doğru eğilmiş, rüzgârla fısıldaşan, gövdesinde binlerce anı saklayan o bilge ağaç. Hangi ağaç olurdu sizin ona sarıldığınız, onunsa sizi sessizce sarmaladığı?
