Ahşap işlemeleriyle dikkat çeken balkon sandalyesine anne hatırası yeşil minderi özenle yerleştirdi. Ardından bir şeyler görmek istercesine durup çevresine baktı. Kim bilir belki yalnızlığına sığınak arayışı belki de içinde dinmek bilmeyen üns dalgalarının sesine kulak vermekti bu. Tabiatı, tabii olanı çok severdi. Bu yüzden ilk çiçeklerle buluştu gözleri. Sardunyalar, küpe çiçeği, fesleğen ve mini zeytin ağacı, balkona sessiz ama canlı bir dinginlik katıyordu. Sağ köşede ise minicik domates fidanı büyüyecek olmanın heyecanını aksettiriyordu yeşil dallarında.
Önemli biriyle buluşmaya hazırlanıyordu. Onu uzun zamandan beri tanıyordu ancak bu ilk buluşma ciddi bir heyecana sebep olmuştu. Birlikte yalnızca yirmi dakika geçireceklerdi. Bu kısa sürede onun duygularını hissedebilecek miydi? Düşüncelerini anlayabilecek miydi? Ona nasıl hitap edecek, söze nasıl başlayacaktı?
Pembe şalını omuzlarına yavaşça örttü ve sandalyeye oturdu. Derin bir nefes aldı.
“Hoş geldin, kendim” dedi. O an bir sessizlik oldu. “Hoş bulduk” demesi gerekmiyor muydu?” Yamaç paraşütünde sert rüzgara kapılıp sürükleniyor hissi oluştu içinde. Savrulan varlığını güvene alabilmek için ayaklarını balkon ahşap zeminine biraz daha bastırdı. Kuşların melodik ötüşleri, serin deniz rüzgârının fesleğene ipeksi dokunuşu ve kahverengi desenli bir kelebeğin bin bir telaş içinde balkon demirine konup hemen uçup gidişi…
Kendine haksızlık etmenin acı bir bestesi miydi geçen yıllar?
İçindeki ses en az kendi kadar temkinliydi. Uzun zamandır konuşmayan iki eski dost gibiydiler. Nereden başlayacağını bilemedi. Suskunluğu bozacak cesareti toplamaya çalıştı ve:
“Nasıl geçti bunca yıl?” diye sordu.
Kendine haksızlık etmenin acı bir bestesi miydi geçen yıllar?
Düşünce dünyasını içten içe yoran günlerin getirdiği pişmanlıklar mıydı?
Yoksa varlığını öne çıkarmadan yaşamayı bir iyilik saymanın yanılsaması mıydı?
Gözleri ağaçlarla kaplı bahçenin ötesine kaydı. Daldı kısa bir süre. Bir hayal ekranında izledi geçmiş günleri. Bin bir ümitle hayata açılan sabahlar, mutlu olsun diye çevresindekiler kendini unutup koşuşturmalar, “Daha sonra dinlenirim” diye diye unutulan akşamlar. Sevdiklerinin doğum günlerini ezberlerken kendi sevdiği şarkının adını bile hatırlayamadığı günler.
Sustu. Yutkundu, kirpiklerinin ağırlaştığını hissetti. Gözleri nemlendi.
“Başkalarına gösterdiğim özeni senden esirgedim” diyebildi mahcup bir edayla.
Ne zaman kucağında bahar çiçekleriyle gelen güneşe doğru dönmüştü yüzünü?
Oturduğu koltuktan sıkılmış gibi birden kalktı. Nefes almak istercesine çiçeklere doğru yöneldi. Fesleğenin toprağını havalandırdı, sardunyaların kuruyan yapraklarını topladı, küçük zeytin ağacının yerini güneşe göre değiştirdi.

Peki ya kendisi?
Ne zaman susuz kalmıştı?
Ne zaman gölgede bırakmıştı içini?
Ne zaman kucağında bahar çiçekleriyle gelen güneşe doğru dönmüştü yüzünü?
Sorular peş peşe sıralanıyordu zihninde. Zaman tüllendi. Çok geç kalmıştı belki de. Ya da telafi edebilirdi geçmiş yılları.
“Özür dilerim seni ihmal ettiğim için” dedi. İki damla süzüldü yanaklarından. “Sadece sen bırakmadın beni. Sadece sen küsmedin, kızmadın, terk edip gitmedin.”
Yirmi dakika ne de hızlı geçmişti.
Konuşmalardan cesaret almış ümit dolu bir ses tonuyla:
“Yarın yine geleceğim sevgili kendim” dedi, balkon kapısını kapattı.
Sardunyalar ışıldıyor, domates fidesinde açan o tek çiçek gülümsüyordu.
