Hızlı adımlarla yürüyordu Şimâl. Geceleri belinde, bacaklarında ve sırtındaki ağrılardan uyuyamıyor olsa da; topuğu iki üç adımda bir, yer yer taşları oynamış Arnavut kaldırımlı sokaktaki çukurlara girip ayağını burksa da bu topuklu ayakkabılardan vazgeçemiyordu. Şıkır şıkır giyinmeyi çok seviyordu. Kıyafetinin her detayına dikkat ederdi. Ayakkabısı ile çantası aynı renk ve kıyafetiyle uyum içinde olmalıydı. Aksi halde gün boyu kendini huzursuz hisseder, herkesin üzerinde taşıdığı bu rahatsız edici uyumsuzluğa baktığını düşünürdü. Neyse ki bugün böyle bir sorun yoktu. Kendini çok iyi hissediyordu. İş yerindeyken annesi aradı. “Anneannen çok rahatsız. İşten çıkınca buraya gel.” dedi. Annesi öyle diyorsa, gidecekti. Zaten birkaç gündür görüşmemişti annesi ve anneannesiyle.
Kıyafetleri uygun olmadığında
gün boyu kendini huzursuz
hissediyor, herkes ona
bakıyormuş gibi bir hisse
kapılıyordu.
Nermin Hanım gençliğinde çok zarif bir kadınmış. Öyle hoşmuş ki yolda yürürken, ona bir bakan bir daha bakarmış. O ise istifini hiç bozmadan, bütün asaletiyle, dimdik yürür gidermiş. O zamanlar ışıl ışıl parlayan Nermin Hanım, şimdi seksen yaşındaydı. Bir süredir tedavi görüyordu. Son zamanlarda ağrıları artmıştı. Ziyarete gelenleri tanıyamaz olmuştu. Sürekli bakıma ihtiyacı vardı. Evinden de ayrılmak istemiyordu. Zaten onunla ilgilenen bir yardımcıları vardı ama Şimal’in annesi de bir süredir onun yanında kalıyordu. Fakat onun da yaşı ilerlemiş ve artık çoğu şeye gücü yetmez olmuştu.
Şimal’in anne tarafı Bulgaristan göçmeniydi. 1989 yılında, doğup büyüdükleri ülke olan Bulgaristan’da inançlarından ve milli kimliklerinden dolayı yaşadıkları sıkıntılara bir son vermek için anavatanlarına, Türkiye’ye göçmüşler. O zamanlar annesi on altı yaşında, genç bir kızmış ve ailesinin tek çocuğuymuş. Nermin Hanımla kocası ne kadar isteseler de başka çocukları olmamış. Bu yüzden de tek kızlarının üstüne titremişler. Onu el üstünde tutmuşlar. Eğitimi için ne gerekiyorsa yapmışlar. En iyi okullarda okutmuşlar. Ne var ki doğdukları büyüdükleri toprakları terk etmek zorunda kalmışlar. Başka bir ülkeye taşınmak ve orada bir düzen kurmak çok zor olmuş. İstanbul’a gelip iki gözlü bir ev kiraladıktan sonra, ilk olarak kızlarını bir liseye yazdırmışlar. Sonra da iş aramaya başlamışlar.
Bazen kendini sadece aile şirketini
değil de tüm dünyayı yönetiyor gibi
hissediyormuş.
Dedesi aşçı olduğu için bir lokantada işe girmiş. Nermin Hanım ise konu komşuya dikiş dikmeye başlamış. Vaktinde ev halkına bir şeyler dikeyim diye gittiği dikiş kursu çok işe yaramış. Kocasının lokantadan kazandığının üstüne Nermin Hanım’ın dikişten kazandıkları da eklenince geçinip gidiyorlarmış. Zaman içinde dedesi elinin lezzeti ve marifetiyle tanınmış ve tercih edilen bir aşçı olmuş. Ünlü restoranlarda çalışmaya başlamış. Aradan yıllar geçmiş ve dedesi önce kendi restoranını açmış ve sonra da damadıyla birlikte, işi büyüterek bir kaç şube daha açmışlar. Nermin Hanım da İstanbul sosyetesinde tanınan bir terzi olmuş. Öyle ki artık işleri yetiştiremiyor ve bazı müşterilerini geri çevirmek zorunda kalıyormuş. Zaman içinde küçük bir atölye açıp birkaç tane de yardımcı almış yanına. Daha sonra da bir butik açmış. Hâl böyle olunca Allah “Yürü ya kulum!” demiş ve hayal bile edemeyecekleri bir refah seviyesine ulaşmışlar. Gelip geçenlerin hayranlıkla baktığı görkemli bir konak yaptırmışlar. Bir de Tekirdağ’dan yazlık almışlar. Şimal’in çocukluğunun tüm yazları bu yazlıkta geçmiş. Okullar kapanınca anne ve babasıyla yazlığa gider tüm yazı bütün gün denize girerek ve arkadaşları ile oynayarak geçirirmiş. Önemli bir üniversitenin işletme bölümünü kazanana kadar bu böyle devam etmiş. Okul biter bitmez de aile şirketinin yönetimini üstlenmiş. Hem dedesinin kurduğu zincir restoranların hem de anneannesinin butiğinin işleriyle ilgileniyormuş. Birkaç yıl öncesine kadar annesi butiğin başındaymış ama anneannesi hastalandığından beri orası da Şimâl’e kalmış. Öyle çok yoruluyormuş ki bazen kendini sadece aile şirketini değil de tüm dünyayı yönetiyor gibi hissediyormuş.

İstanbul’un, eskinin ruhunu taşımaya devam eden semtlerini çok seviyordu Şimâl. Cumbalı ve ahşap kapılı evlerin hala dimdik ayakta durduğu bu sokak da o semtlerden birindeydi. Ailesi üç kuşaktır burada yaşıyordu. Acı tatlı birçok anıyı saklıyordu bu sokak. Eski zamanlarda belki bir faytonun rahatça geçebildiği fakat şimdilerde trafik akışı için hiç de uygun olmayan, o yüzden arabayla girmek istemediği bu dar sokaklarda yürümekten yorulmuştu ama yapacak başka bir şey yoktu. “Şu köşeyi de döndüm mü tamam.” dedi içinden. Köşeyi dönünce büyük bir şok yaşadı.
Eski konağın önünde kalabalık bir grup vardı. Sonradan kaldırımın kenarında duran ambulans dikkatini çekti. Annesinin yüksek sesle ağladığını duydu. Birileri onu teselli etmeye çalışıyordu. O anda elinden çantası düştü ve olduğu yere yığılıverdi. Çocukluğunun, genç kızlığının mucizesi, her zaman hayran olduğu, biricik anneannesi; son bir kez göremeden, helallik alamadan, pamuk yanaklarından son kez öpemeden göçüp gitmişti. Yetişemedi.
