SAÇTAKİ AYRINTI     

Oturduğu yerde telefonun megafonunu açtı. Kızının sesini daha net duymak istiyordu.

“Anne, İstanbul’da uçaktan indikten sonra dış hatlara geçeceksin. Turnikeleri göreceksin. Orada mutlaka görevli bir memur olur. Harç pulunu yatırmayı unutma.Çekinme, sor anne; seni yönlendirirler. Ondan sonrası zaten uçağa giriş kapısı.”

Elindeki telefondan gözünü ayırmadan dinliyordu kızını. Nasıl da kolaymış gibi anlatıyordu. Endişe ediyordu işte. Daha önce uçağa hiç binmemişti. Ona göre uçak yolcusu olmak, ne otobüs ne de tren yolcusu olmaya benziyordu.

“Anladım yavrum. Öyle yaparım. Ama seni sık sık ararım. Bir sorun olursa bana yardımcı olasın diye. Havalimanında her adımımı takip etmeni istiyorum.”

Genç kız şefkatle, “Anneciğim hiçbir sorun olmayacak. Lütfen rahat ol. Geçen ay Meryem’in anneannesi geldi İrlanda’dan. Tek parça karşımızdaydı kadın.”

Kızını dinlerken Meryem’in annesinin İrlandalı babasının ise Türk olduğunu, kızının daha önce söylemiş olduğunu anımsadı. Anne tarafının Maria, baba tarafının Meryem diye seslendiğini de. Kızı konuşmaya devam ediyordu; “O kadın gelebildiyse sen hayli hayli gelirsin. Tamam mı? Kapatmam gerekiyor anne. Dersim birazdan başlayacak. Ararım seni yine. Öptüm.”

***

Meyve bahçesini gören ahşap kulübenin avlusunda resim çizmekteydi küçük kız. Bu seferki konu mankeni, bahçesinde kendi halinde gezmekte olan kaplumbağaydı. İki eliyle yanlarından kavramış ve avluya taşımıştı onu. Çizme hevesi bittikten sonra nasılsa bahçeye tekrar bırakırdı. Avluda beliren iki gölgeyi ilk o fark etti.

“Burçin Abla!”

Tabureyi yan tarafa savurduktan sonra kulübeyi titreten adımlarla koştu. Burçin ablasına sarıldı.

“Ayşegül, canım nasılsın? Bakıyorum yine sanata vermişsin kendini.”

Küçük kız yaptığı çalışmanın takdir görmesinden memnun, evet anlamında başını salladı.

“Ama sanat çalışmandan seni bir süre alıkoymak zorundayım. Çünkü seni biriyle tanıştırmak istiyorum.” dedikten sonra ellerini yanında duran erkek çocuğunun omzuna yerleştirdi:

“Tanıştırayım. Çınar.”

Çocuk, küçük kızın arkasında kalan kaplumbağanın yürüyüşünü izlemekteydi.

“Bu da Ayşegül. Bizim yayla komşumuz.”

Küçük kızın bakışları, Burçin Ablasının ellerindeydi. Burçin Ablası devam etti:

“Ayşegül, Çınar’ın annesi benim kuzenim. Bizi görmeye geldiler. Bir süre bizle olacaklar. Kaynaşsanız, birlikte vakit geçirebilseniz ne güzel olur. Anlaşacağınızdan hiç kuşkum yok.”

Herkesle arkadaş olunamayacağını, herkesi sevemeyeceğini hayat ona öğretiyordu.

 

Burçin Ablası ona boy boy resimler çizer, masallar anlatırdı. Üstelik her gün saçına farklı modeller tasarlardı. Onun sevgisi ve ilgisi küçük kız için çok kıymetliydi.

Burçin Ablasının yanında bekleyen çocuğa kaydırdı gözlerini. Alın bitiminde bir saç dönmesi vardı. Saç döneri, daha önce hiç rastlamadığı bir saç şekliydi. Çocuğu, aşina olduğu klasik çocuk görüntüsünden oldukça farklı gösteriyordu. ‘Komik de gösteriyor’ diye içinden geçirecekti ki üzerinde taşıdığı fazla özenli kıyafet seçimi buna engel oldu; Askılı, kısa krem renk pantolon üstüne kısa kollu beyaz gömlek giymişti. Dikkatini çeken bir başka ayrıntı ise çocuğun görünür hiçbir yerinde yara izinin olmamasıydı.

‘Bu kıyafetlerle benimle dereye inemez.’ diye geçirdi içinden.‘Üstüm leke olur der, böğürtlen de toplayamaz bu çocuk. Yaylanın diğer çocuklarıyla çıktığımız kayalıklı tepeye tırmanabileceğini de hiç sanmıyorum.’ Bir an için zihninden geçenleri tarttı. Ardından Burçin Ablasının teklifine ‘evet’ anlamında başını salladı.

***

Kızının eşyalarını koymak için aldığı turuncu krem şeritli valize, sevdiği çerez poşetlerini yerleştirdi. Telefonda, her görüşmelerinde;

“Her şey çok pahalı burada anne.” diyordu.

Sevdiği şeylerden az da olsa götürecekti. Odadan çıkarken aklına geldi:

“Ayy! Nasıl da unuttum? Meryem’in resmi. Onu valizin en altına koymalıydım.”

Çizim odasına geçti. Resim, büyük tuvale arkasını yaslamış halde bekliyordu; Yüzünü avuçları arasına almış, sarı saçlı Meryem’e baktı. Kara kalem çalışmasıyla saç rengi anlaşılmasa da sol tarafında, alın bitiminde yer alan saç dönmesini, gölge oyunuyla gayet güzel belirttiğini düşündü.

Kızı, küçüklüğünden beri hayatına giren sevdiklerini annesine çizdirip onlara armağan etmeyi alışkanlık haline getirmişti. Bu sevgi gösterisini, kendi çizimiyle sunmasının daha güzel olacağını söylediğinde,

“Anne, resim çizme yeteneğinde sana çekmemişim ki. Ama arkadaşlarıma, çizimini hediye ederken ‘Anneme çizdirdim’ demek pek havalı oluyor.” diye karşılık verir, ardından arkadaşının fotoğrafını annesinin eline tutuştururdu.

Kimleri çizmemişti ki; okul öncesi öğretmenini ve neredeyse sınıf arkadaşlarının hepsini çizdirmişti. İlkokula başladığında daha seçiciydi; Bir iki anlaşamadığı öğrencinin dışında neredeyse hepsini çizdiğini hatırlıyordu. Ortaokul, lise derken çizdiği arkadaşlarının sayısı azalmaya başlamıştı. Artık büyüyordu kızı. Herkesle arkadaş olunamayacağını, herkesi sevemeyeceğini hayat ona öğretiyordu.

***

Genç adamın arkasında arka arkaya sıralanmış beş çocuk, derenin üzerindeki iri taşlara basarak karşıya geçmeye çalışıyorlardı. Geçtikten sonra karşıda bekleyen genç adam iki elini beline dayadı ve seslendi;

“Nasıl gidiyor çocuklar? Taşlara, suya düşmeden basabiliyor muyuz? Aman ha yengeçleri ürkütmeyelim.”

Saç dönmesi ona şimdi daha sevimli gelmişti.

 

Kasketini düzelttikten sonra en arkada kalan Çınar’ın yanına kadar geldi. Elinden tuttu ve birlikte karşı tarafa geçtiler. Diğer çocuklar, bu sahneye göz devirdiler. ’Yeni çocuk, resmen bir facia’ anlamında kaş göz işareti yapıyorlardı birbirlerine. Ayşegül, Burçin Ablasının kendisine emanet ettiği Çınar’a yapılan bu tavra bozulmuştu.

“Burçin Abla dedi ki, o daha önce hiç yaylaya çıkmamış. Yazları hep denize gidiyorlarmış.” dedi sesine özendirme hissi vererek. Diğerleri oralı bile olmamıştı. Onu anlayan yalnız Fatih Ağabeyiydi. Eliyle Ayşegül’ün başını okşadıktan sonra:

“Haydi, devam edelim çocuklar. Bundan sonraki hedefimiz şu kayalıklar. Oraya kadar kim benle yarışır?” Çocuklar hep bir ağızdan “Ben! Ben!” seslenişleriyle koşmaya başladılar. Hep beraber koşmaya başlayan çocukların arkasında kalan yine Çınar’dı.

***

Kapattığı mantı hamurlarını tepsiye yerleştirdikten sonra fırına koydu. Aklında başka ne vardı diye düşündü. Topuz yaptığı saçlarını koluyla sıyırdıktan sonra buzdolabının kapağına yöneldi. Listede, yapmaya daha başlamadığı ay kurabiye de vardı. O kolay iş demek ister gibi elini havada salladı.

Yıllardır, sadece kendisinin kullandığı yatak odasına geçti. Açılmış halde bekleyen valize bir daha baktı. Valize yerleştirilmiş kızının istediği turuncu çizgi desenli nevresim takımına ve turuncu renk pijamalara tebessüm etti. Renkleri öğrendi öğreneli turuncuyu severdi. Dolayısıyla turuncu olan her şeyi.

Henüz anasınıfına yeni başladığı yıldı. Okulda, akvaryum balıklarını tanıdığı günün sonunda tutturmuştu ‘turuncu balık isterim’ diye. Babasıyla gidip almışlardı turuncu balığı. Şimdilerde saksı niyetine kullandığı fanusun içindeki kaktüse baktı. İç geçirdi. Neyse ki az kalmıştı. Üç gün sonra kavuşacaktı kızına.

***

Dere yolunda iki çocuk, yolun her iki tarafına sıralanmış çalılardan böğürtlen seçmeye çalışıyorlardı. Ayşegül, elinin ve kolunun çizilmesine aldırmadan her uzanışında birkaç böğürtlen koparıyorken Çınar, çekimserdi. Kollarının çizilmesini istemedi. Bir adım geri çekildi ve Ayşegül’ü beklemeye başladı.

“Ayy!” dedi Ayşegül. Eline batan diken, parmağını kanatmıştı. Can havliyle somurmaya başlayacaktı ki, Çınar yakalı keten gömleğinin cebinden mendil çıkardı, Ayşegül’e uzattı.

‘Ne iyi çocuk’ diye geçirdi içinden Ayşegül. Diğer çocuklardan çok farklıydı. Çınar böğürtlen yemediği halde onu beklemiş, üstelik kanayan yarasına mendil uzatmıştı. Oysa diğerleri yanlarında mendil bile taşımazlardı.

Bu düşüncelerle evlerine doğru yol alırken Çınar’ı gördüğü ilk günü hatırladı. Onu, Burçin Ablasından kıskandığı için hafif bir pişmanlık hissetti.

“Ayşegül? Annen izin verirse bize gidebilir miyiz? Burçin Abla sabah kek yapacağını söylemişti. Kek yeriz. Ve şeyy…” Küçük kız, Çınar’ın diyeceklerini dinlemek için durdu ve centilmen arkadaşının yüzüne baktı. Saç dönmesi ona şimdi daha sevimli gelmişti:

“Ayşegül? Benim resmimi de çizer misin?”

***

Telefonu çaldı. Bilinmeyen numaraydı. Mutlu oldu. Telefonu açtı;

“Evet, Ayşegül Arıkan. İkinci kat, evet. Açıyorum kapıyı.”

Kuryenin getirdiği küçük paket, kızı ve arkadaşı Meryem için seçtiği karnelyon akik taşlı bilekliklerdi. Turuncuya en yakın renk olduğu için bu taşı seçmişti. Kızına hediyesini verirken ev arkadaşını mahsun bırakmak istememiş, onun için de bir tane almıştı.

Kızı, doktorası için oraya yerleştikten bir süre sonra telefonda anlatmıştı. Meryem çocukken annesini kaybetmişti. Anneannesi uzun yıllar onu, kardeşini ve babasını hiç yalnız bırakmamıştı. Tüm bunları aklından geçirirken Meryem’in anneannesine de bir hediye ayırmanın uygun olacağını düşündü. Şifonyerin en alt çekmecesinde, ‘bir gün hediye ederim’ diye sakladığı desenli tülbentlerden ikisini seçti. Anneannesi, Turkuaz ve pembe zemin üzerine çiçek desenli bu iki tülbenti fular niyetine kullanabilirdi.

***

“Seversiniz diye kakaolu yaptım.”

Burçin Ablası yaptığı keki verandaya getirirken söylemişti bu sözleri. Kek tabaklarını masaya bıraktıktan sonra küçük kızın yanağından bir makas aldı:

“Bakıyorum da Çınar, benim yokluğumu hiç aratmadı.”

Duygularım bir trambolinin üstünde sanki… Biri iniyor biri çıkıyor.

 

Küçük kız, ablasının saçlarına şekiller vermesini, ona masallar anlatmasını elbette özlüyordu. Diğer taraftan böylesine centilmen ve onu üzmekten imtina eden bir arkadaş kazandığı için de mutluydu. Hissettiklerini söze dökmeye utandı. Kekin tadına baktı. Burçin Ablası sesine yalandan bir hüzün vererek:

“Ne demişler, güzel günler tez geçer. Çınar yarından sonra gidiyor. Babasının iş görüşmeleri erkene alınmış. Değil mi Çınar?”

Çınar evet anlamında başını salladı. Arkadaşının kendisine çizdiği resimle ilgileniyordu. Resimden başını kaldırmadan:

“Ayşegül? Sen büyüyünce ressam olmalısın. Çok güzel resim çiziyorsun.” dedi.

Yaşına göre daha detaylı çizebilen Ayşegül’ün kabiliyetinin farkında olan Burçin Ablası, Çınar’ın bu yorumunu desteklemek istermiş gibi küçük kızın yanağını okşadıktan sonra Çınar’ın yanağından bir makas aldı.

***

Karşı komşusu Pelin, arabayı kullanmaktaydı. Arkada ikizleri, çocuk koltuklarında dışarıyı izlemekteydiler. Ayşegül Hanım, tekrar tekrar açıp kapattığı çantasına Pelin’in gülmesiyle ara verdi.

“Ablam her şeyini aldın. Evde de kaç kez kontrol ettin. Sakin ol. Yakında kızına kavuşacaksın. Sen bunu düşün, kavuşacağın anı hayal et.”

“Pelin, kalbim sanki ağzımda atıyor. Heyecan, endişe biraz da korku… Duygularım bir trambolinin üstünde sanki… Biri iniyor biri çıkıyor.”

Arkasında oturan ikizlere döndü. Sesini şımartarak:

“Çok abarttı değil mi Ayşegül Teyzeniz. Sanki havalimanında, aktarmalı yolcu yalnız kendisi olacakmış gibi.” Çocukların ellerini teker teker okşadıktan sonra önüne döndü.

***

Büyük evin avlusuna yaklaştığında, Çınarların arabasını göremedi. Birlikte sürdükleri, arabayı andıran dört tekerlekli bisiklet de avluda yoktu. Dedesinin Çınar için kurduğu hamak ise kendini hafif esen rüzgara bırakmıştı. Büyük evin arka tarafında kalan Burçin Ablasının yaşadığı küçük eve, çiçekler arasında bırakılmış taş yoldan geçerek vardı. Burçin Ablası verandayı süpürüyordu. Ayşegül’ü görünce şaşırdı:

“Ayşegül! Canım, Çınarı uğurlamak için mi gelmiştin?” Elindekileri bırakıp küçük kıza şefkatle sarıldı.

“Canım yaa. Ne kadar düşüncelisin. Çınar’ın babası onları götürmek için dün gelmişti. Uçakları sabah olduğu için çok erken yola çıktılar.” Bileğindeki ince deri kayışlı saatine baktı:

“Şu sıralar uçağa binmek üzerelerdir canım.”

Küçük kızı, yastıkları basmadan kılıflara yerleştirilmiş divana oturttu.

“Çınar, uyku mahmurluğunda senle vedalaşamadığı için sızlanıyordu. Bak, bu paketi sana vermemi istedi. Babasına senin için aldırtmış.”

Hediyeyi açabilmek için Çınar’a getirdiği böğürtlen külahını Burçin Ablasına uzattı. Paket pespembeydi. Açmaya çalışırken doğum gününde dahi böyle gösterişli bir paket almadığını düşündü. Burçin Ablası sesine yalandan coşku verdi:

“Ay! Ay! Ay! Ne kadar güzel boya kalemleri bunlar!”

Ayşegül birbirinden güzel renkli kalemleri incelerken yayla arkadaşının ne kadar centilmen olduğuna bir kez daha şahit oldu. Dudakları büzüldü. ‘Keşke biraz daha kalsalardı’ diye geçirdi içinden.’Bu güzel kalemlerle onun ne çok resmini yapardım.’ Burçin Ablasına veda ettikten sonra kucağına aldığı hediyesiyle evine döndü.

***

“İstanbul’a indim annem. Dış Hatlara geçeyim. Harç pulu yatırdıktan sonra seni ararım.” Durdu. Karşısında oradan oraya ellerinde valizlerle bir yerlere gitmeye çalışan yolcuları izledi.

“Sandığım kadar zor değilmiş. Yalnız olmadığımı görmek sanki yükümü hafifletti.

Yükten anladığını yolcu valizi sanan kızı telefonda hayıflanınca,

“Yok kızıım. Yanıma valiz falan almadım. Stresimi azalttı demek istedim. Yanımda sadece kol çantam var. Evet kızım. Valizim havayollarına emanet.” diye onu rahatlattı.

***

Ayşegül Hanım, pencere kenarında yerini almıştı. Kızını aramak istemedi; derse gireceğini söylemişti zaten. ‘Nasılsa havalimanında beni karşılayacak’ diye düşündü.

Bu düşünceler içerisinde emniyet kemerinin başlıklarını takmaya çalışırken parmağını sıkıştırdı. İçinden hafifçe söylendi: ‘Hay aksi’

Elini hızlıca çekip kurtarmıştı ama nafile; parmağı kanamaya başlamıştı bile. Kan bulaşmasın diye tek eliyle çantasını yoklarken yanında oturan yolcudan bir mendil uzatıldı. Minnettar bir yüz ifadesiyle teşekkür etti, mendili parmağına sardı. Adam tebessüm ederek sordu:

“Kanama durdu mu?”

“Evet… Sanırım.”

Yaşadığı sahne, mendilin ipeksi dokusu nedense onu çok eskiye, çocukluğuna götürmüştü. Tam o sırada telefonu çaldı. Arayan kızıydı:

“Anne, biraz önce Meryem haber verdi. Babası da geliyormuş İstanbul’dan. Uçak saatiniz aynı olduğuna göre aynı uçaktasınız demektir.”

Yanına kadar gelen hostes, telefonu kapatmasını rica etmişken Ayşegül Hanım’ın bakışları, adamın saç bitiminde fark ettiği o tanıdık dönmede asılı kalmıştı.

 

 

0 yorum
0 beğeni
Prev post: SEVDASERİNext post: KIRMIZI

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arşiv
Kategoriler
En Son Yazılar

Aylık Ücretsiz Dijital Dergimize Abone Olmak İster Misiniz?

Yazının Yayınlanmasını İster Misin?
1 month ago
1 month ago
1 month ago
1 month ago
1 month ago
1 month ago
  • Halitus
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Halitus.mp3
  • Souffle
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Souffle.mp3
  • Moya-Alitu
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Moya-Alitu.mp3
  • Napas
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2024/11/Konsol-Edebiyat-Website-Fon-2-1.mp3