FOTO NASİP \ FOTO MOULİN ROUGE

Ben fotoğrafçıyım. Stüdyom, şehrin en elit semtinin caddesi üzerinde iki katlı bir mekân. Birbirine sırtını dönmüş iki ayrı dünya. Biri içimde, diğeri dışımda. Adı: Foto Moulin Rouge (Kırmızı Değirmen). Bu iki dünyanın suyunu aktarıp döndüren kırmızı değirmen.

Giriş kat konuklarımı, ticari tabirle müşterilerimi, ağırladığım geniş bir lobiyle başlar. Bir yıl önce beni deve yüküyle borca sokan kırmızı deri koltuklarım, maun sehpalar, kristal avizeler ve Zeugma esintili yer karoları ile isminin ve konumunun hakkını verir. Gelenlerin yüz ifadelerinden tercihimde haklı olduğumu görürüm her zaman. Hemen yan tarafta kovboy bar kapısı ile açılan küçük bir mutfak bulunur. Bir servis masası, kahve ve çay makinaları, kristal bardakları ve çatal bıçak, İznik çinisi servis tabaklarımı yerleştirdiğim cam bölme ve hemen yanında ikramlık atıştırmaların ve içeceklerin bulunduğu mini bir buzdolabı var.

Lobi, hemen ardında buzlu camlı bir kapı ile stüdyoma açılır. İçinde teknolojinin nimetlerinin her gramıyla faydalanmış türlü türlü dijital araçlar, çeşit çeşit kameralar, aydınlatma gereçlerinin ve bitişiğinde makyaj ve hazırlanma odasının bulunduğu, bunca hazırlığın içinde aslolan maharetin ve sabrın sınandığı yer.

Lobinin karşılıklı iki duvarını, yetenekli bir dostumun kopya Çallı, Van Gogh ve Munch tabloları süsler. Özellikle Munch’ın ‘Çığlık’ tablosu ikinci kata çıkan merdivenin hemen başındadır. Tam olarak iki ayrı dünya arasında kalmışlığımın yeri, sesi çıkmayan çığlığını benim yerime atıp durur.

Üst kat bana özel yaşam alanımdır. Aynı zamanda evim. Hiç evlenmedim. Kapının yanındaki terliklerim ve diş fırçam hep yalnız oldu. Hiç de sızlanmadılar hani. Metal somya yatağım, kitaplığım, otuz altı ekran siyah beyaz televizyonum, kıyafet ve çamaşır dolabım, girişin yanında küçük bir banyom ve içine ikinci kişinin sığamayacağı kadar daraltan çamaşır makinem. Odamın bir köşesinde ocağımın ve kap kacağı koyduğum ahşap rafımın olduğu, mutfak niyetine bir girinti bulunur. Tencerelerim bile tek kişiliktir.

En değerli iki eşyamdan biri; annemin dantel örtüsüyle süslü, baba ocağından kalma küçük konsolumun üzerindeki ahşap çerçeveli, siyah beyaz fotoğraf. Babam, annem ve henüz ilkokul çağında ben, küçük dükkânımızın önündeyiz. Annemin Vita yağı kutularına diktiği sardunyalar, biricik ışık kaynağımız penceremizde dizili. Renkleri yok ama ben hatırlıyorum. Pembe ve fuşya. Kapının hemen yanındaki asmaya dayanmış bisikletim. İkinci kıymetlim de yatağımın hemen başına astığım, mavi zemin üzerine beyaz boyayla yazılmış, paslı ve yer yer boyası dökülmüş, etrafı güve yeniği delikleri ile kaplı ahşap çerçeveli sac tabela.Üzerinde silinmeye yüz tutmuş kimliği ile “FOTO NASİP” 

Üst kata çıktığımda, kendimi paşa konağından kırgın, küskün ayrılıp Zeyniler’e giden Feride gibi hissederim. Aşağının yaldızlı, perdahlı şaşaasından sonra dingin, sessiz ve ben olduğum tek yer.

Mesleği rahmetli babamdan öğrendim. Ufak bir yerde yaşıyorduk. Herkesin birbirini tanıdığı, bir ucunda aksırana öbür uçta çok yaşa diyebilecek misal, ufak bir belde. Tek fotoğraf esnafı babamdı. Bazı günler yakın köylerdeki düğünlere, cemiyetlere fotoğraf çekmeye de giderdi. Beni de çoğu zaman yanında götürürdü. Alet edevatı taşımasına yardım eder, yaptığı işi dikkatle izlerdim. Günün yarısını okulda, diğerini babamın fotoğraf dükkânında geçirirdim. Benim de ondan öğrenerek yaptığım, bir adeti vardı. Sabahları dükkânı ilk açtığında cebinden çıkardığı on kuruşluğu yere atar “Bereketli olsun” derdi. Ben, kimseye belli etmeden yaparım. Bu, özlem ve sevgi ile karışık ritüelin sebebini izah ettiğim zaman bana ait olmaktan çıkar diye düşünür, paylaşmak istemem. Babam hiçbir hevesimi görmezden gelmezdi. Bana verdiği haftalıklarımla ancak iki yıl sonra ilk makinemi almıştım. Kullanılmıştı ama olsundu, bana aitti ya.

Gösterilenle gizlenen hep
başkadır. Bunu en çok düğün
fotoğraflarında hissederim.

 

İlk çekimimi lise yıllarımda kasabadaki bir sünnet düğününde yapmıştım. Babam hasta olduğu için beni göndermişti. Bana o kadar güvenmişti ki… Çok gerildiğimi hatırlıyorum. Beğenilmeseydi işi zarar görecekti. Ama başarmıştım ve o günden sonra çoğu düğüne beni göndermeye başlamıştı. Aynı şeyi o da yaşamış zamanında. Dedem, fotoğrafın ne olduğu çoğu yerde bilinmeyen, bilenin de mesafeli durduğu o vakitler, bir Rus tacirden satın aldığı elden düşme makinayla başlamış işe. Ninem, şeytan icadı diye eve sokmadığı için, yeri evin bitişiğindeki koyun ağılı olmuş yıllarca.

Yani bizde dede baba mesleği olmuş suretleri zamanda dondurmak. Onlar ne düşünürdü bilmem ama ben donup kalan her bakışta, duruşta çok şey görürüm. Gösterilenle gizlenen hep başkadır. Bunu en çok düğün fotoğraflarında hissederim. 

İnsanlar zamanı neden
hep özel anlarında
durdurmak isterler?

 

Gençlere saadet dilenir, âdettendir. Acaba kaçının duası tutmuştur? Kaçı yıllar sonra da aynı fikirde, duyguda kalmıştır? Kadrajıma gülümserken içlerinden hesabını yaptıkları borcu harcı, yoksunlukları, ufacık ve hayallerin cimrice sınırlandığı o yerlerde kaçı hoşnut yaşamıştır? Kaçı merceğime bakarken dondurduğu mahcup ve hoşnut gülümsemeyi muhafaza edebilmiştir? Kaçının ömrü, elindeki fotoğraf sararana kadar vefa etmiştir? Ve ben; o siyah beyaz gülümsemelerden, mavi beyaz yazılı Foto Nasip’ten Foto Moulin Rouge’ a  evrilirken ne kadar değişmişimdir, benden ne kalmıştır?

İnsanlar zamanı neden hep özel anlarında durdurmak isterler? Başka zamanların kayda değerliği yok mudur? Hüzünler neden hatırlanmak istenmez? Oysa insana, boyunu ve haddini aşan ne çok şey olduğunu hatırlatmaz mı? Ölümler, hastalıklar, çaresizliğini, zayıflığını.

İki dünya arasında kalmışlığımın
sesi çıkmayan çığlığı
benim yerime atıp durur.

 

Ne çok anı yakaladığı gibi ne çok değişimi de belgeler fotoğraf kareleri. Çaresiz öğretilmişliklerin,  küçük mutluluklarıyla  yetinmenin, çareleri zorlayan, pahasıyla yer değiştirmesi gibi. Bunu en çok sünnet çocuklarında gözlemlerim. Dijital hediyelerinin paketlerini açarken gözlerindeki doyumsuz hayal kırıklığını donduran bir çocuk, kendisinden yüz yıl önce doğmuş başka bir çocuğun, dedesinin sararmış kadrajlı saati bileğine takıldığında veya tahtadan yontulmuş bir oyuncak kucağına bırakıldığındaki hisle aynı mıdır? Veya, ertesi gün tarlaya çapaya gidecek olan gelinin ahvali ile balayı seyahatinin heyecanını yaşayanınki aynı mıdır? Bebek cinsiyeti partileri, altı ay kınaları yapılmasaydı o bebeğin hayatında ne eksilirdi? Ya da fazladan ne eklenirdi?

Yaşlı çiftler çok nadiren geçer kameramın önüne.. Yaşadığım çevrenin yaşlı sakinleri  ağırlıkla; geçmişi cebinde ipekli bir mendil gibi taşıyan ama bugüne, ana odaklı, geleceği öteleyenlerdir. Geride bırakmak istedikleri, kendileri izin verdiği ölçüde sınırlıdır. Oysa ben, annemin ve babamın yaş alışlarını her dakikası ile kaydetmek isterdim. Ta ki, her ikisini de göğe uzanan selvi ağaçlarının altında saklayana dek.

Düğün fotoğrafları karmaşıktır. Çoğu zaman dondurduğum bakışların ne söylediğini çözemem. Ya anlık mutluluklar ya da kimsenin rol çalamadığı günün kahramanı gelin ve damat. Hepsi bu. Babam, geleneğimizde gelinliğin aslında kırmızı olduğunu söylemişti. Ne ara beyaza evrilmiş bilmem? Beyazın masumiyet olduğu söylenir. Oysa beyaz bana göre politik bir renktir. Kendine göre bir stratejisi vardır. Hiçbir renge bulaşmaz, kibirlidir, iddialıdır. Eskilerin tabiriyle ne akar ne kokar, ne derde deva ne yaraya merhem. Ama çok iyi bir sırdaştır. Dünyanın en kötü insanı da olsanız beyazla gömülürsünüz. Masumiyet namıyla çok şeyi gizler, açık etmez. Libasını giyenle suç ortağıdır. Yine de ben beyazı severim. Siyahla buluştuğu asil karelerin yerini hangi gökkuşağı doldurur ki?

Babamın dükkânında, babasının dumanlar çıkararak patlayan flaşıyla çektiği siyah beyaz fotoğraflar duvarları süslerdi. Arka planda iki ağaç arasına iple gerilmiş siyah bir bez üzerine “İstanbul hatırası” yazılmış, ya da çekildiği yer ve zamana göre Şahmeran, Zülfikâr figürleri ile süslenmiş fon önünde verilmiş mahcup ama gururlu tebessümler. Çok değil, yarım asır kadar sonra yerini dijital gülümsemelere bırakmış tebessümler. Alt katımdaki sanal hayatın özeti bu. Mone tablolarındaki gibi ışıltılı, hareketli, pervasız  Moulin Rouge. Yukarısı ise siyah beyaza her rengi kattığım, dingin, yalnız ve bana ait Foto Nasip.

0 yorum
0 beğeni
Prev post: AKVARYUMDAKİ DAMATNext post: DUVARLAR

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arşiv
Kategoriler
En Son Yazılar

Aylık Ücretsiz Dijital Dergimize Abone Olmak İster Misiniz?

Yazının Yayınlanmasını İster Misin?
2 days ago
3 days ago
5 days ago
6 days ago
7 days ago
1 week ago
  • Halitus
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Halitus.mp3
  • Souffle
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Souffle.mp3
  • Moya-Alitu
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Moya-Alitu.mp3
  • Napas
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2024/11/Konsol-Edebiyat-Website-Fon-2-1.mp3