İnsan tutarsızdır. Bir an anlam ve amaç hisleriyle dolup taşarken, bir sonraki dakika aslında yaptığı hiçbir şeyin büyük ya da önemli bir şey ifade etmediğine dair rahatsız edici bir duyguyla birdenbire bitkin hisseder…
Günümüz Türk sinemasının önemli yapıtlarından biri olan Sen Aydınlatırsın Geceyi (2013), yönetmen Onur Ünlü’nün özgün anlatımı ve felsefi göndermeleriyle dikkat çeker. Film, küçük bir Anadolu kasabasındaki sıradan insanların olağanüstü güçlere sahip olmalarına rağmen, gündelik hayatın sıradanlığı ve anlamsızlığı içinde sıkışıp kalmalarını konu edinir. Bu bağlamda eser, yalnızca bir fantastik dram olmanın ötesine geçerek, varoluşçu ve absürd felsefi temaları derinlemesine işler. Özellikle Albert Camus’nun absürd ve varoluşçuluk kavramları, filmde yoğun biçimde hissedilir ve karakterlerin yaşantıları üzerinden izleyiciye aktarılır.
Albert Camus, 20. yüzyılın önde gelen filozoflarından biri olarak, insanın evrendeki anlam arayışı ve bu arayışın sonuçsuzluğunu “absürd” kavramı ile tanımlar. Camus’ya göre absürd, insanın anlam arayışı ile dünyanın anlamsızlığı arasında ortaya çıkan çatışmadır. İnsan, hayatına anlam yüklemek ister; ancak evrenin kayıtsızlığı karşısında bu çaba çoğu zaman sonuçsuz kalır. Camus, bu durumu “Sisifos Söylemi” adlı eserinde örnekleştirir: Sisifos’un sonsuza dek bir kayayı tepeye taşıyıp, kayanın tekrar aşağı yuvarlanmasına tanıklık etmesi, insanın anlamsız bir evrende anlam arayışını simgeler. Varoluşçuluk ise bireyin kendi varlığını ve anlamını kendi seçimleriyle yaratacağı fikrine dayanır. Varoluşçu düşünürler, insanın özgürlüğü, sorumluluğu ve bireysel seçimlerinin önemini vurgular. Camus’nun absürd felsefesi ile varoluşçuluk arasında sıkı bir bağ bulunur; ancak Camus, varoluşçuluğun aksine, insanın mutlak bir anlam bulamayacağını, fakat bu arayışın kendisinin değerli olduğunu savunur.

Sen Aydınlatırsın Geceyi, küçük bir Anadolu kasabasında geçen, gerçeküstü olaylarla örülü bir hikâyeyi merkezine alır. Kasabadaki neredeyse tüm karakterler, olağanüstü güçlere sahiptir; görünmez olmak, zamanı durdurmak, ölümsüzlük gibi. Ancak bu güçler, karakterlerin hayatlarını anlamlı kılmaz; aksine, onları daha derin bir anlamsızlık ve yalnızlık içinde bırakır. Film; aşk, ölüm, aidiyet, kimlik ve anlam arayışı gibi evrensel temalar etrafında şekillenir. Karakterlerin olağanüstü güçlerine rağmen, gündelik hayatın normal sıkıntılarına ve varoluşsal bunalımlarına çözüm bulamamaları, filmin temel çatışmasını oluşturur.
Filmin başlıca absürd unsurlarından biri, karakterlerin sahip oldukları güçlerin gündelik hayatın sıradanlığı içinde işlevsiz hale gelmesidir. Camus’nun absürd tanımında olduğu gibi, karakterler anlam arayışına girerler; ancak evrenin kayıtsızlığı ve yaşamın değişmeyen döngüsü karşısında bu çabaları sonuçsuz kalır. Örneğin, ölümsüz olan karakterin yaşamdan zevk alamaması ve ölümün verdiği anlamı kaybetmiş olması, absürdün tipik bir yansımasıdır. Zamanı durdurabilen karakterin, bu yeteneğiyle hayatındaki sorunları çözmekte başarısız olması, insanın kontrolü dışında gelişen bir dünyada çaresizliğini gösterir. Bu durum, Camus’nun insanın evrendeki yalnızlığı ve çaresizliği üzerine yaptığı vurguyla örtüşür. Ayrıca, filmde karakterlerin birbirleriyle olan iletişimsizliği ve duygusal kopuklukları, absürdün bir başka boyutunu oluşturur. Her bir karakter, kendi iç dünyasında sıkışıp kalmış, toplumun beklentileri ve kendi arzuları arasında bocalamaktadır. Bu yalnızlık hissi, Camus’nun “Yabancı” romanındaki Meursault karakterini anımsatır; birey, toplumun anlam dayatmalarına karşı kayıtsız ve başkaldıran bir konumdadır.
Varoluşçuluğun temelinde
özgürlük, seçim ve sorumluluk
kavramları yatar.
Varoluşçuluğun temelinde özgürlük, seçim ve sorumluluk kavramları yatar. Filmde karakterlerin sahip oldukları güçler, onların özgürlüklerini artırmak yerine, onları daha fazla sorgulama ve bunalıma sürükler. Varoluşçu felsefeye göre insan, kendi varoluşunun anlamını kendi seçimleriyle belirlemelidir. Ancak filmde, karakterlerin çoğu, sahip oldukları güçlere rağmen, kendi varoluşlarını tanımlamakta zorlanır ve anlamsızlık duygusuna kapılır. Varoluşçuluğun “insan kendi seçimlerinin sonucudur” ilkesiyle çelişir biçimde, karakterler çoğu zaman seçim yapmakta isteksiz veya acizdir. Bu durum, varoluşçu bunalımın ve özgürlükle gelen sorumluluğun ağırlığının bir göstergesidir.

Sen Aydınlatırsın Geceyi, Camus’nun absürd ve varoluşçuluk ekseninde ortaya koyduğu temel fikirlerle örtüşen bir anlatı sunar. Camus’ya göre insan, evrenin anlam verilemeyen karmaşası içinde kendi anlamını yaratmaya çalışır; ancak bu çaba çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanır. Filmdeki karakterler de benzer şekilde, ellerindeki olağanüstü güçlerle hayatlarını anlamlandırmaya çalışırlar fakat sonuçta yine bir boşluk ve tatminsizlik içinde kalırlar. Camus’nun “Yaşamın absürtlüğünü kabul etmek, insanı özgürleştirir.” düşüncesi, filmde karakterlerin zaman zaman bu anlamsızlığı kabullenmeleriyle ortaya çıkar. Bazı sahnelerde karakterlerin, yaşamın saçmalığı karşısında gülüp geçmeleri veya kaderlerine boyun eğmeleri, Camus’nun önerdiği “absürd insan” figürüne yaklaşır. Film, anlam arayışının kendisinin değerli olduğuna vurgu yaparak, Camus’nun felsefesini sinematik bir dille yeniden üretir.
Bugünün sorunu hukukun
uluslararasındaki adaletin
gerçekleşmesi için doğru
araç olup olmadığıdır.
Filmin başkarakterlerinden biri olan Cemal, görünmez olma yeteneğine sahiptir. Ancak bu güç, ona toplumsal ilişkilerde bir avantaj sağlamaz; aksine, onun yalnızlığını ve toplumdan kopukluğunu derinleştirir. Cemal’in topluma uyum sağlama çabası, absürdün tipik bir örneğidir: Anlam arayışı, sürekli olarak engellenir ve sonuçsuz kalır. Bir diğer karakter, Defne, zamanı durdurabilme yeteneğine sahiptir. Fakat bu güç, onun hayatındaki sorunları çözmesine yardımcı olmaz. Defne’nin, hayatındaki durağanlığı ve değişime olan isteksizliği, varoluşçuluğun “özgürlüğün yükü” temasını yansıtır. Her iki karakter de sahip oldukları güçlere rağmen, kendi varoluşlarını anlamlandırmakta başarısız olur ve absürdün ağırlığı altında ezilirler. Dündar karakteri ise, ölümsüzlüğe sahip olmasına rağmen, hayatındaki anlam eksikliğini derinlemesine hisseder. Ölümün yokluğu, hayatın değerini azaltır ve Dündar, varoluşsal bir boşluğa sürüklenir. Bu durum, Camus’nun “ölüm bilinci” ve hayatın anlamı arasındaki ilişkiyi irdelediği düşüncelerle paralellik gösterir.
Anlamsız bir döngü
içinde yaşamak, ancak bu
döngüyü kabullenmek,
insanın özgürlüğüne ve
huzuruna giden yolu açar.
Filmin birçok sahnesi, absürd ve varoluşçuluk kavramlarını somutlaştırır. Örneğin, karakterlerin bir araya geldikleri ve anlamsız görünen gündelik sohbetler yaptıkları sahneler, yaşamın sıradanlığı ve anlamsızlığına yapılan göndermelerdir. Bu sahnelerde, karakterlerin güçlerinden bahsetmemeleri, hayatın olağan akışına teslim olmaları, absürdün kabulüne işaret eder. Bir başka önemli sahne, karakterlerden birinin “Neden böyleyiz bilmiyorum. Sanki hepimiz bir oyunun içindeyiz ama kuralları kimse bilmiyor.” şeklindeki ifadesidir. Bu diyalog, Camus’nun insanın evrendeki konumuna dair söylediklerini özetler niteliktedir: İnsan, anlam arayışında sürekli olarak belirsizlik ve çaresizlikle karşılaşır. Ayrıca, filmin final sahnesinde karakterlerin olağanüstü güçlerine rağmen, hayatlarında hiçbir şeyin değişmemesi, Camus’nun “Sisifos’un Mutluluğu” kavramına gönderme yapar. Anlamsız bir döngü içinde yaşamak, ancak bu döngüyü kabullenmek, insanın özgürlüğüne ve huzuruna giden yolu açar.
Film, absürd ve varoluşçuluk felsefesinin sinemadaki başarılı bir yansıması olarak öne çıkar. Karakterlerin anlam arayışları, çoğu zaman sonuçsuz kalmaktadır; ancak bu arayışın kendisi, varoluşun özünü oluşturur. Film, Camus’nun “absürd insan” ve “anlam arayışı” fikirlerini başarılı bir şekilde sinematik dile tercüme eder. Sen Aydınlatırsın Geceyi, izleyiciyi insan varoluşunun temel soruları üzerinde düşünmeye davet eden, felsefi derinliği yüksek bir yapıt olarak izleyiciyle buluşur.
“Sen Aydınlatırsın Geceyi”, Türk sinemasında sıklıkla rastlanmayan bir tür olan fantastik realizmin başarılı bir örneğidir. Film, topluma ve bireye dair evrensel meseleleri, alışılmış kalıpların dışında bir üslupla ele alırken, absürd mizahı ve şiirsel anlatımıyla kendine özgü bir estetik oluşturur. Bu yenilikçi yaklaşım, hem yerel hem de evrensel düzeyde izleyiciyle güçlü bir bağ kurar. Filmin başarısı, sadece hikayesinin özgünlüğünden değil, aynı zamanda anlatım biçiminin yenilikçi olmasından kaynaklanır. “Sen Aydınlatırsın Geceyi”, Türk sinemasının geleneksel anlatılarını sorgulayan, izleyiciye yeni düşünce yolları açan ve toplumsal eleştiriyi fantastik ögelerle harmanlayan önemli bir yapıttır. “Gecenin karanlığında bir ışık” olarak, hem sinema diliyle hem de tematik derinliğiyle izleyiciyi aydınlatır.
