Ufak, tatlı su gölleri ve yumuşak meltemde kavrulan kavak ağacı yaprakları bu köyde oldukça sık görülürdü. Kış ayları en fazla iki ay soğuk olurdu. Geriye kalan zaman neredeyse her gün günlük güneşlik geçer, tepedeki güneş sıcaklığını bir yudum olsun yutmazdı. Narin Menekşe beli bükük nenesine yakınırdı, her ağustos. Sıcak havanın onu eve hapsettiğinden dem vururdu.
“Ah Menekşe! O kadar söyleniyor, beni o kadar yoruyorsun ki; güneşi bir kaşık suda boğuveresim geliyor!” derdi nenesi, yorgun sesiyle.
Ben çok güzelim, bu pis, yosunlu taşlara layık değilim.
Üzerine çokça titrediği torunuydu Menekşe. Daha birçok torunu vardı aslında, hatta bir köy dolusu! Göç eden evlatlarıyla beraber torunları da göçüp gitmişti şehre bundan ta otuz yıl önce… Sonra bir daha kapıyı çalan ne bir evlat kalmış, ne de torun… Tek Menekşe… Anası onu doğururken fazla kan kaybetmiş, kurtaramamışlardı.
Üç çuval dolusu kırmızıya boyalı beyaz ipek kumaş, Azize’nin her gün gördüğü şeydir. Kısacık bir an da olsa her Allah’ın günü gözünün önüne gelir. Tam o an Menekşeyi öper, koklar bağrına basar Azize. Sanki o acıyı Menekşe çekmişçesine.
Babası, Azize’nin saf yürekli oğlu, onu saran buhranlardan kurtulamamıştı bir türlü. Biricik eşi Çilem’in vefatından sonra adeta savruluvermişti. Bir gün kekik toplamaya çıktığı Koyuncular Tepesi’nden, ansızın bırakmıştı kendini kuzu suratlı Adem. Yerdeki en sert kayaya çakılana kadar kendini havada süzülen bir kuş varsaymıştı.
Sonra Azize’nin kucağında bal rengi bir Menekşe kaldı. Gençlik arzularını bir duygu topunun içine sıkıştırmak zorunda kalacak olan Menekşe…
Kimseye anlatmazdı Menekşe içindekileri. İstese de anlatamazdı çünkü ne kendini ne de duygularını tam olarak keşfedebilmişti. Hatta rahatsız hissetmeye o kadar alışmıştı ki, mutluluğu toprağa basmak, tomurcuklanan bahar çiçeklerini izlemek sanırdı. Haksız da değil aslında ama tam olarak hislerin ne olduğunu kavrayamamak onun için olağan bir durumdu. Tek ben bilirim Menekşe’nin ne hissettiğini. Menekşe de bilir bilmesine de o daha çok hisseder… Ama ben bilirim. Belki biraz da bu kısa hikayeciğe misafir olan siz…
Sıcak ağustos ayının herhangi bir günündeydiler. Menekşe, ilkbaharda toprağa gömdüğü gül tohumlarının, kırmızı yapraklarını izliyordu şimdi. Tenekeden saksısının tozunu aldı elindeki beyaz bezle. Eli değmişken güllerin dikenlerini de temizleyiverdi. Daha yeni açmış sayılırlardı. “Neyin nesi bu kahverengiler?” diye mırıldandı. Kırmızı yaprakların köşelerindeki kahverengiler canını sıkıyordu.

Onun penceresi en güzel manzaralara sahipti. Babaannesi bu pencereyi ona vermişti. En renkli yapraklar, en şık mumlarla süslüyordu pencerenin denizliğini. Dökük kabuklarını sık sık soyuyor, dibi görünen yerleri renkli kalemlerle boyuyordu. Babaannesinin verdiği bozukluklarla bazen köyün derme çatma, üç raflı bakkalından ince yapraklı defterler alırdı. Sonra onların içine yazar yazar dururdu. Okumayı ve yazmayı komşu kızı Hilal’den öğrenmişti. Doğdu doğalı pek arkadaşı olmamıştı ama Hilal’e karşı içinde yayılan tatlı sıcaklık sayesinde bu engeli bir kereliğine aşmıştı.
Hilal, köyün ortaokuluna gidiyordu. Liseye çok gitmek istediğini ama babasının parasının buna yetmeyeceğini söylerdi. Bu durumdan sık sık yakınırdı Menekşe’ye. Menekşe de “Ya ben ne yapayım, ilkokula bile gidemedim.” der sitemle karışık teselli ederdi onu. Bunu söylerken öyle vazgeçmiş şekilde bakardı ki, hayallerinin zerresine dahi zihninde yer yok gibiydi.
Kavurucu hasat mevsiminde lavantalı limonataya çok özen gösterirdi Azize. Hele biricik torununun en sevdiği içecek olunca her yaz, üşenmez iki büyük çuval lavanta toplar, koca koca bidonları lavantalı limonatayla doldururdu. Köye gelen şapkalı turistlere bardak bardak limonata içirdiği de olmuştur. Teklif gelse de o herhangi bir ücret almaz, her para uzatana karşılık elini kalbinin üzerine götürür üç defa nazikçe vururdu.

Menekşe bir sürahiyi bir günde bitirirdi. Sürahide bir bardak limonatanın ertesi güne artması ancak nadir durumlarda olurdu. Buna rağmen Azize aynı şevkle tekrar tekrar yapardı o limonatadan. Şekerle hepsini ezer önce, sonra üzerini buz gibi dağ suyuyla doldururdu. “Güneşin dokunamadığı tek şey herhalde bu su.” diye düşünür ve içten içe Rabbine minnettarlığını gösterirdi.
Menekşe ve Hilal, Azize’nin o sabah yaptığı limonatayı iki küçük kavanoza doldurdular. Sonra beyaz bir poşete salatalık, domates, Azize’nin tenekesinden koyun peyniri, buna ilaveten küçük bir kavanoz çilek reçeli koyup ağzını sıkıca bağladılar. Ekmekleri Hilal getirmişti. Annesinin sabah pişirdiğinden iki avuç kadar koparmış, özenle peçeteye sarmıştı.
Deli mi akıllı mı çözemedim. Bir çiçeğe iltifat ediyordu.
Köyün en yakın deresine gittiler. En yakın ve nadiren birilerinin geldiği dereye. Orası onların özel yeriydi. Bazı günlerde, o günde olduğu gibi, neredeyse tüm zamanlarını orada geçirir gökyüzünün siyaha kaplanmasına bir damla kala eve varırlardı. Hilal Menekşe’ye söz verdiği gibi o hafta okulunun küçük kütüphanesinden ödünç aldığı bir kitabı ona getirdi.
“O kadar çabuk okuyorsun ki… Zaten kütüphanede beş raflı bir dolap var.” dedi Hial.
“Ne olmuş yani?” diye sordu Menekşe.
“Okumadığın yalnızca üç kitap kaldı.”
“Farklı bir aleme yolculuk yapıyor gibi hissediyorum. Biraz da olsa, kendimi başka biriymiş gibi hayal etmek iyi geliyor…” kısa bir derin nefes alıp aniden bıraktı, “Galiba…”
Menekşe’nin bakışları bulanıklaştı. Hilal, elini onun sırtına koyup sıvazladı.
Okuduğu hikayeciklerin içine adeta dalıyordu. Hatta öyle iştiyakla dalıyordu ki nefesini tutmayı unutuyordu. Eline geçen kitapların arasında en kalın olanı yüz sayfa kadardı. Ve çoğunun kapağı okunamayacak derecede eskimiş olurdu. Buna rağmen, en sıkıcı, yüzüne dahi bakılmayacak derecede manasız hikayelerin bile içine dalar orada seksen yıl yaşardı.
Hilal, reçele batırdığı ekmekleri hapur hupur yerken “Biliyor musun, köye yeni biri gelmiş.” dedi. Yemeye devam ederken ağzını güçlükle kapatıyordu. Arka dişlerini, küçükken köydeki haylaz bir çocuğun yumruğuyla kaybetmişti. “Yaşlı, yüzünde kocaman yara izi olan bir adam. Köylü ona çok bilmiş diyor.”
Menekşe okuduğu hikayeden biraz olsun başını kaldırmamıştı. ‘Yine gereksiz konular…’ diye düşündü ve kitabını okumaya devam etti.
“Daha doğrusu o adamla konuşanların hiçbiri ona çok bilmiş demiyor. Muhabbetine tutulup kalıyor birçoğu hatta bizim Ayşe’nin babası Sedat Amca onun muhabbetine neredeyse müptela. Çiçek Teyze baya şikayet eder olmuş Sedat Amcadan.” Bir kahkaha savruldu ağzından. Buna Menekşe de gülmüştü.
“Ne anlatıyormuş ki insanlara? Hem muhabbete müptela olmak da nedir? Bir dinler iki dinler sıkılır insan. Olmaz öyle şey! Eminim sen yine abartıyorsun!” dedi Menekşe.
“Hayır Menekşe ya valla! O adamla konuşan herkes böyle anlatıyor.”
“Ne yani dedikleri şey sadece sohbeti çok hoş bir adam mı?”
“Hem o hem de ‘kafamda bir şimşek çakıldı sanki’ diyorlarmış. O da ne demekse…”
“Bilgelik taslayan bir deli bence o adam. Bizim köyde pek akıllı olmadığına göre… Düzgün cümlelerine hayran olmuşlardır.”
“Aman her neyse. Biz keyfimize bakalım. Al bakalım şunu…” diyerek omuzuna vurdu Menekşe’nin. Elindeki reçelli ekmeği verdi. Menekşe ekmeği yedikten sonra soğuk taşların üzerinde çıplak ayak yürüdü. Hilal onu elinden tuttu ve hiç beklemediği bir anda kendilerini derede buldular, ayak bileğinin ancak bir karış üstüne kadar tırmanan derenin içinde… Hilal, Menekşe’yi ıslatmaya başladı, Menekşe de Hilal’i… Nasıl olsa güneş ıslanan kıyafetleri beş dakika içinde kupkuru ediyordu. Bunun rahatlığıyla çöktüler derenin içine, güneşin turuncusundan bir tutam kalıncaya dek öylece oturdular.
Nenesinin ayaklarının dibinde olmaya bayılırdı Menekşe. Eve geldiğinde biraz azar yemiş olsa da merhametli yüreği ve yorgun gözleri Azize’yi yıldırmıştı.

Hemen yanında, yaz akşamı serinliğinin dalgalanarak dolandığı odada uyurdu nenesi. Onun kısık, ara sıra ince ıslık gibi çıkan horultuları, Menekşe’yi mutlu ediyor, ona sıcak bir güven bahşediyordu.
Ay bembeyaz ışıldıyordu, bu sefer tam Menekşe’nin defterine… Pencerenin tahtadan pervazında kaldığı yerden yazmaya devam etti. Gündüz okşadığı güllerden içi acıyarak bir yaprak kopardı. Diliyle onu hafifçe ıslatıp yazdığı sayfanın köşesine yapıştırdı.
Bak insanlara. Hepsi çok küçük. Sadece bedenen değil ruhen de öyle. Kendilerini keşfetmek, kanıtlamak için yapmayacakları şey yok.
Kendisini içi boş bir ceviz gibi hissettiğinden bahsetti önce, sonra kendini nasıl sıfatlandırabileceğini düşündü. Kimse ona lakap bile takmamıştı. İltifata dair bir tek cümlecik de duymuş değildi. Fakat hakarete de neredeyse hiç maruz kalmamıştı. Menekşe kimdi? Nenesi ona bazen ‘Tatlı Menekşe’ derdi ama hepsi bundan ibaretti. Köydeki haylaz çocukların bile bir lakabı vardı. Fındık Faresi, Serseri, Armut Kafa, Sincap, Kunduz… O ise sadece Menekşe’ydi. Kemerli ve çilli bir burun, yeşile çalan kahverengi gözler ve açık kumral saçlarıyla gerçekçi bir güzelliğe sahipti ama kimse ona bundan bahsetmemişti. Şayet bahsetmiş olsaydı, buna sığınırdı. Fakat az kalmıştı, Menekşe ismine bile yakında ihtiyaç duymayacaktı.
Sonsuz bir boşluğun içinde aklına ne gelirse onu yazdı. Ve pencereyi kapattı.
Sabah uyandığında evlerinin yirmi adım kadar ötesindeki köy kuyusundan elindeki bidona su doldurmak için yola çıktı. Saçlarından aşağı sarkan pamuklu tülbentini onu güneşten daha iyi korusun diye, boynuna doğru sardı.
Bakkala, yeni, renkli renkli kapakları olan bir sürü defterin geldiğini gördü. Camın ardından ne kadar güzel dizilmiş olduklarına baktı ve hemen içeri girdi. Bakkal Mustafa, Menekşe’yi görür görmez ağır bir babacanlıkla atıldı,
“Hoş geldin Menekşe hangisini istersin? Bu sefer simli olanlarından da geldi. Mor, pembe…”
Menekşe teşekkür etti ve hızlıca bakındı. Her çeşidinden almak ve kapak rengi ona neyi çağrıştırıyorsa defterleri onlarla doldurmak istedi. Fakat bu elindeki iki demir parayla pek mümkün değildi.
“Mor olanından alabilir miyim?”
“Tabii ki!” diyerek en simli olanını bir poşete koydu. Menekşe her defter almaya geldiğinde bakkal Mustafa para almamak için ısrar ederdi ama Menekşe tıpkı Azize gibi ücreti vermekte diretir şayet almazsa defteri geri bırakacağını söylerdi. Hal böyle olunca da bakkal Mustafa, ücreti kabul ederdi.
O adamı ilk defa gördü Menekşe. Su doldurmaya gittiği köy kuyusunun hemen yanındaki yamaca yaslanmış birini bekliyor gibiydi. Yara izinden tanıdı onu. Bakışları çok berraktı yüzündeki tebessüm ise yara izini yok sayacak derecede güzel ve samimi.
Ayakları geri geri gitmişti bir an Menekşe’nin. Nedense oraya gidince onu rahatsız edecekmiş gibi hissediyordu. Yine de gitti. Hiç oralı olmadan bidonu önündeki yüksek tepenin içine gömülü hortumun altına koydu ve beklemeye başladı. Ona hiç bakmamaya çalışıyordu ne var ki adam oldukça sakin görünüyor sanki Menekşe hiç yanında değilmiş gibi istifini bozmadan öylece duruyordu.
Kuyuyu saran, yan yana dizili biçimsiz taşların arasından adeta fışkırmış sarı yapraklı çiçeği baş ve orta parmağı arasına aldı zarifçe. Bu sırada Menekşe göz ucuyla adamı pür dikkat izliyordu.
“Baksana şu güzel çiçeğe… Hiçbir iddiası yok.”
Parmaklarıyla çiçeğin yapraklarını okşuyordu. Öyle şefkatle bakıyordu ki parmak kadar çiçeğe, neredeyse hüngür hüngür ağlayacaktı. Menekşe’nin nereden geldiği bilinmeyen bu adama istemsiz ilgisi o an başladı. Herkes bakardı çiçeklere en başta tatlı Azizesi. Hatta Menekşe de severdi çiçekleri ama bu adamın çiçeğe olan bakışından bir hayli etkilenmişti. Bu hislerinin mantıksız olduğunu düşünüyordu ama yine de kendini alıkoyamadı. Böyle düşünmek ona iyi gelmiş olacak ki kalbinin damarlarından kan yerine oluk oluk süt aktığını hissetti.
“Ben çok güzelim, bu pis, yosunlu taşlara layık değilim. Neden burada açayım dememiş, açmış; bir de buram buram koku salıyor etrafa. Belki şu tepenin en verimli topraklarında yaşamaya layık. Ama o burada işte şu iki yosunlu taşın arasında…”
Menekşe bidonun dolduğunu, su taşınca fark etti. Bidonu alıp hemen oradan ayrılmaya çalıştı. İki üç adım uzaklaşmışken adam konuşmaya devam ediyordu: “İşte onu güzel kılan şey de bu…” dediğini duydu en son.
Bu cümleler niçin onu bu kadar etkilemişti ki? Alt tarafı çiçekle konuşan bir deli. Acaba ben de mi delirdim diye düşündü. Korkudan yutkundu. Sonuçta bir delinin sözlerine kulak vermişti. Acaba bu cümlelere mana mı yüklüyordu? Ah bu korkunçtu! Hemen her şeyi sildi kafasından ve düşünmemeye çalıştı.
Yasaklar insanı cezbeder, bundan dolayı Menekşe bu cümlelere anlam yüklemeye devam edecekti.
Koca bir bidon suyu taşırken bir kısmını yere döktüğünü fark etti. Eve gelir gelmez yerdeki sedire oturdu. İki bardak suyu hararetle içti.
Sıfatlar insanları fakirleştiriyor farkında değiller.
Azize, “Çok mu yoruldun kızım?” derken sesi yorgunluktan titriyordu.
“Çok değil Nene, biraz yoruldum.”
Yerdeki minderlerin tozunu almıştı, sopayla vura vura. Bir kutu sirkeyle engebeli duvarlar da dahil her yeri dip köşe silmişti. Menekşe, nenesinin bu kadar işi nasıl yapabildiğine şaşıyordu. Neredeyse yüz yaşındaydı ve ancak bir kaplumbağa kadar hızlı yürüyebiliyordu. Derisinin kıvrımları oldukça belirginleşmişti. Mavi gözlerinin üzerine göz kapakları sarkıyordu.
Evet mavi gözleri… Azize’nin gözlerinden çok tatlı, sıcak bir ışık yayılırdı. Gülümsemesi ve gözleri ruhunun şeffaflığını kanıtlar nitelikteydi.
“Çok oyalandın kuzum. Keşke Hilal’i de alsaydın yanına, o sana taşırken yardım ederdi.”
Camın önüne koyduğu küçük tencereyi doluncaya kadar Menekşe’nin getirdiği suyla doldurdu.
“Elimdeki kova beni yavaşlattı. Geldim işte buradayım ya! Hem sen ne pişireceksin bakalım bugün bize?” diyerek sevecenlikle atıldı nenesinin yanına. Zayıf yanaklarından öptü. Bir çocuk neşesiyle güldü.
“Kızıma yoğurt çorbası yapacağım.”
Menekşe sıkı sıkıya sarıldı ona. Böyle anlarda ‘ya o da giderse ben ne yaparım’ diye düşünürdü. Çoğu zaman bunu düşünmemek için çok sevdiği nenesine sarılmamayı yeğlerdi.
O gece rüyasında kendini arıyordu. Kendini ararken, ismini sayıklıyordu çünkü hakkında bildiği şey buydu. Adı. Uyandığında bu rüya üzerine düşündü uzun uzun. Ne yeteneği veya kabiliyeti vardı acaba? Gençlik zamanlarının en güzel çağlarında bir kimlik arayışı içerisindeydi. Mesela Hilal’in annesi ona ‘bücür’ derdi. Kısa boylu, ufak suratlı olduğu için. Hilal’in anlattıklarına göre sınıfta matematikte en iyi öğrenci oymuş. Hatta şu daha dün karşılaştığı adama bile köyün yarısı deli, yarısı akıllı diyor. Deli de olsa, ona bile bir itham var.
Dünkü diyaloglar geldi aklına. İrkildi. Kendinin de delirdiğini düşündü. Sonra bu fikrin çok da kötü olmayacağını hiç olmazsa menekşenin yanına bir sıfat daha ekleyebileceği kanaatine vardı. O vakitten sonra kim olduğu belirsiz adama olan ilgisini serbest bırakmıştı.
Bir varlık sıfatlardan ne kadar arınmışsa özüne o kadar yakın, o kadar güzel ve özel demektir.
Öğleden sonra, kapının tokmağı vurulana kadar evden çıkmadı. Gelen Hilal’di. Öyle yaymıştı ki ağzını, tüm dişlerini görmek mümkündü. Bir anda Menekşe’nin üzerine atladı.
“Hilal ne oldu, neden bu kadar sevinçlisin?’ derken gülüyordu bir yandan.
“Bir şey olmasına ne gerek var, benim her zamanki halim. Hadi gel dışarı çıkalım beraber.”
“Nereye? Yine dereyeyse hiç gidesim yok.”
“Yok kız ne deresi… Kekik toplamaya gidelim beraber, annem istedi. Hem belki Azize Nene de ister. Değil mi Azize Nene?”
“Evet Menekşem. Toplarsan kurutur baharat yaparız. Bana da yardımcı olmuş olursun kızım.”
Sıcak, öğle saatlerinin ardından pek hissedilmiyordu. Tepeye çıkarken, iki şişeye kuyudan su doldurdular. Yanlarına aldıkları her zamanki yiyecekler Hilal’in sırtındaki torbadaydı. Kekiklerin yetiştiği yamaca vardıklarında Hilal çantasından çıkardığı kitabı Menekşe’ye verdi.
“Öğretmenimiz bir ödev için şehirden getirtmiş. Bence çok sıkıcı. Ben ödevimi bitirince sana getirdim okursun diye. Kitap kurdu seni!”
Menekşe tam okumaya başlayacaktı ki, Hilal, “Allah aşkına dur Menekşe. Şimdi o kitaba gömülürsen, çıkartamam seni oradan!” dedi.
İki torba kekik topladılar. Sonra dinlenmek için oturdular. Menekşe çekine çekine söze girdi: “Şu adam…”
Hilal merakla, “Hangi adam?” dedi ve Menekşe’nin baktığı yere doğru baktı. Kimse yoktu.
“Hani şu hakkında konuştuğumuz… Geçen gün ben su doldurmaya gittiğimde karşılaştık. Deli mi akıllı mı çözemedim. Bir çiçeğe iltifat ediyordu. Benimle mi konuşuyordu yoksa kendi kendine mi anlamadım.”
“Nasıl? Köylünün dediği kadar var mıymış?”
“Bilmiyorum. Söylediği şeyler nedense etkiledi beni. Yani… Sanki merhametli biri gibi.”
“Aman Menekşe, delinin biri işte. Ne düşünüyorsun? Hem sen dememiş miydin sıralı cümleler bizim cahil köylüyü kandırdı diye. Onun gibi… Hem bak ben de çimenlerle konuşuyorum.”
Hilal çiçeklerle konuşmaya başladı: “Bugün sıcak sizi de bunalttı di mi? Valla al benden de o kadar! Gerçi sizin durumunuz daha zor, sırası gelince ineklere yem olmaktan da kurtulamıyorsunuz. Kız çekilmez bu hayat göçün gidin buralardan.”
Gülüyordu. Bir taraftan da Menekşe’yi çekiştiriyor onu da kahkahasına ortak etmeye çalışıyordu. Başardı da. Artık katıla katıla, gülüyorlardı.
Bir anlığına o adamı alaya alabilmişti. Ama yalnız kalınca, onun aslında ne demek istediğini çözmeye çalışırken buldu kendini. Bu cümleleri öylesine mi söylemişti, yoksa Menekşe’ye mi?
Aradan bir hafta geçmişti. Menekşe o adamla rastlaşmak için bir hafta boyunca her gün dışarı çıktı. Ama ona hiç rastlamadı. Geçip gittiğini düşündü sonra ve pes etti.
Bir gün, defter almak üzere yola çıktı tekrar. Biraz yürüyecekti. O adamı gördü; bakkal kaldırımının üzerinde oturur halde. Gitmediğine sevinmişti. Durdu. Konuşmak istiyordu. Ama cesaret edemedi. Defter ve kalem alırken rengine bakamadı. Gözlerini o adamdan ayırmıyor adeta kaçırmamak için onu bakışlarıyla tutuyordu.
Bakkalın önüne çıkıp bakınır gibi yaptı. Çerezlere, dergilere bakıyordu. Cesaretini topladı ve nihayet konuştu: “Peki ağaçlar hakkında ne düşünürsünüz?”
Adam başını ağır ağır Menekşe’ye doğru çevirdi. Aynı tebessüm yüzündeydi bu orta yaşlı delimsek akıllı adamın. “Ağaçlar mı? Ağaçlar… çok heybetliler. Görünür olan bu ama gövdesi oyulur, dalları budanır hatta dibine köpekler, kediler pisler. Küsüp gitmezler. Heybetime yakışmadı demezler. Öylece oldukları yerde, heybetlerinden habersiz yaşarlar. Ama bak insanlara. Hepsi çok küçük. Sadece bedenen değil ruhen de öyle. Kendilerini keşfetmek, kanıtlamak için yapmayacakları şey yok. Akıllarıyla üstünlük taslıyorlar. Sıfatlar onları fakirleştiriyor farkında değiller. Ağaç adından bile bir haber belki de. Ama heybeti, büyüklüğü şu yeryüzüne sağladığı faydalar sayısız, çünkü iddiası yok.”
Bu konuşmalardan bir şeyler anladığına yemin edebilirdi. Hayret ediyordu. Bunun nedeni, adamın sanki içindeki sıkıntıyı bilir gibi konuşmasıydı. Menekşe düşüncelerini bu zamana kadar kimseyle paylaşmamıştı. Haliyle de sorunun ne olduğunu bu kadar net tespit edememişti. Ama adam bunu eliyle koymuş gibi buldu. Şaşkındı.
“Hiçlik her şeydir.” dedi bir anda. Menekşe önce anlamadı. Sonra devam etti adam: “Bir bardak ne kadar boşsa o kadar çok su alır. Bir varlık sıfatlardan ne kadar arınmışsa özüne o kadar yakın, o kadar güzel ve özel demektir.”
Hiçlik en büyük zenginliktir diyordu o adam. Hiçlik her şeydir. Bir bardak ne kadar boş olursa o kadar alır.
Bu cümleleri uzun uzun düşündü Menekşe. Gecenin en berrak zamanında defterine; hiçlik her şeydir yazdı. Artık en sevdiği sayı 0’dı. Defterinin her köşesini koca sıfırlarla doldurmaya başladı. Sıfatlara ihtiyaç duymadığı, kim olduğunu bilmediği için mutluydu. Kendini sanrılara sıkıştırmadığı için özgür hissetti.
Bunu anladığı günden sonra, o adamı bir daha hiç görmedi. Aniden çekip gitmiş, sanki varlığı silinmişti. Menekşe adını dahi bilmediği adamın bir melek olduğunu düşündü. Hayatı boyunca tıpkı Azize gibi beli bükülene dek, hiç olarak kalmaya gayret etti.
