ARABESK-İ AŞK

Kanatlarımı terk ettim, ayaklarımı bulamadım, mecalim tükendi, yine de uzun vadiler, kızgın çöller aştım ve geldim.

Zamanın kadranları arasına sıkışan ömrümce sıcaklığını tadabileceğim, nefeslerim olmayacak. Haklarımdan vaz geçtim, bulmak, görmek için.

İlmekleri tükenmiş bir hayatta, kaybeden takatinizdi. Günlerimin kârı masum sevgilere ve sevgiliye kavuşmaktı umudum, ümitlerim için geldim. Umudumdun bulmaya geldim seni… Ortağın olmak, naif sesini paylaşmak istedim. Ötelerden getirdiğin tomurcukları saçmanı bekledim.

Geldim, senin için…

Dost bildiğin kaldırımlarla, kara zeminlerle dertleşirken yıllar sonra buldum seni. Adımlarına engel olan kalabalıklara bomboş bakıyordun. Kendini, üzerine hücum eden yığınların darbelerden kurtarınca, bedenini toparlayıp ayaklarının altından kayıp gidenlerle halvete başlıyordun.

Nasıl kullanacağımı bilmediğim kalbim beni zorluyor, nefesimle boğuluyordum.

 

Sadece bir ân-ı seyyale kadar gerideydi her şey ama gurbetinin ateşiyle asırlardır yanıyor gibiydim. Gölgen seni bulmam için yeterdi bana. Hıçkırıkların melekelerimi harekete geçirirdi, bir duyabilseydim seni. Herkesi her şeyi duyabilirken, senden uzakta kalmıştım. Oysaki şimdi dünyanı hapsetmiştin kalene.

Bir gece, okyanuslar ötesinden kopup gelen çağrın kulaklarımda çınladı ve sözlerini, isteğini hatırladım. Seslenişin eşsiz bir sevdayı barındırıyordu işte o zaman başladı peşine düşüşüm, yeniden seni arayışım. Henüz anlamına erebildiğim gerçeklerin kuvvetiyle, acele ettim, çağrını yakalayabilmek için… “Rahm-ı maderdeki” bebek gibiydim. Seni içeride değil, dışarıda aramam gerekiyordu. Yapılması gerekeni yaptım ve doğdum dünyanıza.

Zamanım kısıtlıydı, emeklemeden koşmayı öğrenmeliydim. Bunu nasıl yapacaktım? Günlerce çabaladım, yürüyebilmek için. Kulağımın alışması neredeyse imkânsız olan bütün sesler üzerime yürüyordu adeta. Daha önce gözlerime ihtiyaç duymamıştım ama şimdi gözlerim görüntü ve ışık demetlerinin saldırısı karşısında, acı içindeydi. Tökezledim, sendeledim, tekrar süzülmek istedim olmadı. Kabiliyetlerimi köreltircesine sürünmeye kalkıştım yine olmadı. Acı çekmek nedir bilmeyen bedenim kan revan içinde kalmıştı. “Ben hiç acizliği tatmamıştım.” Artık pişman olmuştum vazgeçtiklerimden, çünkü her şeyden daha çok muhtaçtım, elimin tersiyle ittiklerime. Ne yapabilirdim ki; yeni suretimle yürümeyi, koşmayı ve alışmayı öğrenecektim. Haykırdım, süzülmek istediğimi, gönül göğünde; mazi olmuş hayatımı geri almayı, bir an görünüp yine sır olmayı diledim. Bütün çabalarım kavuşmak içindi, gamzeli gülüşüne, özlem gidermekti sayfalarına gizlediğin tatlı sözcüklerinle. Seni bulmuştum, bensiz nasıl da benzin solmuş, gözlerinin feri çekilmişti. Neden, istediğini yapmamış, sitemli bakışının dokunuşu üzerimdeyken arkamı dönüp gitmiştim?

Titriyordum, üşüyordum göğün kubbesinde güneş beni kavurduğu halde.

 

Engel olmuştum yürümene. Sabırsızlanıyor, eski şimşeklerinden birini daha görebilmeyi umuyordum. Nasıl kullanacağımı bilmediğim kalbim beni zorluyor, nefesimle boğuluyordum. Alnımdan daha önce görmediğim damlalar akmaya başlamış, dudaklarıma kadar inmiş, tuzlu tadı tuhaf gelmişti. Titriyordum, üşüyordum göğün kubbesinde güneş beni kavurduğu halde. Dalgın, iri siyah gözlerine baktım, baktım, baktım… Ben o gözlerine… Dakikalarca kımıldamana müsaade etmeden tuttum seni. Saniyeler ilerledikçe yüreğimden aşağıya ateş topu inmeye başlamıştı, içim alev almıştı. Bana değil de benden başka her şeye bakıyor gibiydin. Uzansam dokunabilirdim ama yoktun işte. Sınır tanımayan bedenimle gidebileceğim her yere gitmiştim ama senin bulunduğun mekânı tanıyamıyordum, kendini hapsettiğin hayatı bilmiyordum. Yurt bildiğin içini çoktan terk etmiştin. Bakışlarını kör eden bütün perdeleri sonuna kadar açtım ama beni görmedin, görmek istemedin. Endişelendirmek için sarstım, nefesini kestim. Öylesine sıktım ki seni iyice zayıf düşen yüreğinin yerinden çıkacağını hissettim, yine de korkmadın, irkilmedin bile…

Sana hissettirdiğim sızıya rağmen, nedendi bu tebessümün?

 

Yıllar önce kaybettiğimi bulmuştum. Yanı başındaydım, her isteğini yerine getirebilirdim. Bütün güçlerim ve seni hayran bırakan gizemimle karşında duruyordum. Anlayamamıştım; sessizliğimin feryatlarını, bakışlarımdaki haykırışları niçin duyamıyordun? Sana hissettirdiğim sızıya rağmen, nedendi bu tebessümün? Parlak siman bana dönük, gözlerin benden uzaktı? Senin için gelmiştim, belki bir daha dönmemek üzere.

Yakamdaki sonsuzluk karanfilini koklatmam için yalvarıp durmuştun gece gündüz: “Sadece bir soluk ve her şey bitecek, yoruldum altında ezildiğim bedenimden. Şiddetli rüzgarlara direnen başak olmak varmış ama ben heybetine aldanarak “Hüzün Ağacı” olmaya yeltendim, gövdesine hapsoldum. Başaramadım direnmeyi, tufanlarla mücadele etmeyi. Bir kez ebedi çiçeğini koklat bana sonra nereye istersen gidebilirsin.” Sırtımı çevirmiştim sana, gelip geçici bir arzu bu demiştim. Artık inanıyordum ve ayaklarım benden önce koşmuştu baharına. İradem aklımın elinden almıştı mührü. Her an seni görebilmek için… İsteğini gerçekleştirmediğimden ise âmâ duruşun, artık geldim buradayım diyorum! Belki yeniden dönebiliriz geldiğimiz yerlere. Neden bu karanlık bakışlar, eski aydınlık ve dingin ruhun nerede? Neden bahar müjdecisi soluğun tükenmiş?

Öfkelen, bağır, dök içini, atma zemheri sözlerini gönlüne, konuş artık!

 

Muhabbetle yanan kalbinin ağırlığını bilen teraziler, kendi akıbetinden korkar, sevgini tartamazlardı. Bana yaptığın çağrılardan arz titrerdi. Nereden kaynayıp geldiğini anlayamadığım ırmakları çağlayanlara, çağlayanları deryalara dönüştürdün. Her toprak parçasına, her limana, her şehre, her medeniyete uğradım. Belki oradasındır, benim gibi yolunu kaybetmişsindir diye. Karadelikte, kara mağaralarda, kara atınla aradım seni. Yoruldum sonunda ruhumun gücü tükendi, tükenmek nedir bilinmeyen diyarlarda bulunduğum halde. Çağlayanımla aktım, buldum seni ama… “Bu umarsızlığının sebebi ben miyim? Taşlar, dağlar, tepeler dile geliyor, senden ses gelmiyor. Öfkelen, bağır, dök içini, atma zemheri sözlerini gönlüne, konuş artık! Dostun geceni, yıldızını, denizkızını yine anlat bana. Soluğum tükendi ama haykırıyorum, hiçbir şeyi unutmadım, senden olan her şeyi ‘mıh gibi’ taşıyorum aklımda! Gönül kaleminle, yüreğinin sayfalarına dâhil etmiştin beni. Düşlerinde sığındığın sahte dostların gibi değildim, hatta daha ötesinde sana…”

“Bak, bana bak! Üzerime yakışmayan suretime senin için büründüm, sana yakın olmak için. Eskisi gibi bakışlarının içine al, düşlerine sok beni. Sessiz çığlıklarını paylaş benimle. Ruhunun kapısına öylesine büyük kilitler takmışsın ki gözlerin mühürlenmiş adeta.”

“Tüm sayfalarını bir bir karıştırdım, dünyanı, ruhunu sakladığın sandıklarını arayacaktım, bulamadım. Koca devin dipsiz bataklığına atmıştın anahtarını. Ebediyen kapattığın kapıların bir daha açılmasını istememiş, gizemler diyarına hapsetmiştin kendini.”

Irakları yakın eğledim, kışları bahara çevirdim, zakkumları tubalara aşıladım, çölleri okyanuslara âşık ettim, bütün yollar çıkmaz sokaklara varıyordu, hepsini seninle buluşturdum. Ayaklarımı kaybetmiştim, bir çaresini buldum sana koştum. Sözlerimi çaldırmıştım haramilere, sema ehlinden ders aldım onları konuşturdum. Acizliği dualarındaki ilhamdan öğrendim. Haykıracak mecalim kalmamıştı, Ağrı dağının zirvesine, Ilgaz’ın eteklerine, Mardin’in tepelerine seslendim. Yankımla besledim nidalarımı. Düşlerimin kaynağı kurumuş, rüyalarım bir bir silinmişti, gözlerinden aldım iksirli tepelerin sırlarını. Rahmeti arıyordum bucak bucak, pınarlarında buldum kaybettiğimi.

Gül bana bir gül! Gamzeli tebessümünü gülden terazilerle tartayım. Bakışlarını şimşeklerle değişeyim. Bir bak ne olur! Adımı haykır yine. Tutayım sözlerini atmosfere karışıp gitmeden önce, atayım onları gönül heybeme. Uzat ellerini çağır beni eskisi gibi koşup geleyim kar taneleriyle. Donatayım ak düşmüş saçlarını kristallerimle. Seni dünyama hapsedeyim, adını yeni öğrendiğim gönlüme derman eğleyeyim.

Olmuyor, olmayacak… Ne yaparsam yapayım görmeyecek ve beni duymayacaksın beni!

Bakışların bakışlarıma değmeyecek olsa da avunacağım sütunların arkasından seni görebilmekle. İksir bildiğim sözlerini benden esirgesen de yetineceğim nefeslerinle. Ak düşmüş zülüflerin çoğalsa da onları gönlüme “yıldızım” diye ekeceğim. Gözlerin bana katlanamayacaksa, görmeyeceksin beni bir daha. Yorgun bedeninden sen terki diyar eylesen de kalacağım sol yanında dönmeyeceğim vatanıma. Yersiz yurtsuz kalacağım, içimi yurdum diye kabullenemeden. Sözlerime küseceğim sözlerin olmayacak bir daha çünkü.

Sana ölümsüzlük çiçeğini koklatan meleğin olmayacağım hiçbir zaman! Sadece, bir divane olarak kalacağım, gölgende. Çağrını tepelere yazarken, gönlünün nağmelerini okuyamadığım için razı olmayacağım, adını yeni öğrendiğim, bedenime sığmayan sinemden.

 

 

 

0 yorum
0 beğeni
Prev post: DİJİTAL ANESTEZİNext post: Ben Otuz Sekiz Sen Kırk Üç

İlgili Yazılar

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arşiv
Kategoriler
En Son Yazılar

Aylık Ücretsiz Dijital Dergimize Abone Olmak İster Misiniz?

Yazının Yayınlanmasını İster Misin?
1 month ago
1 month ago
1 month ago
1 month ago
1 month ago
1 month ago
  • Halitus
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Halitus.mp3
  • Souffle
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Souffle.mp3
  • Moya-Alitu
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2025/10/Moya-Alitu.mp3
  • Napas
  • Mercan Dede
  • https://konsoledebiyat.com/wp-content/uploads/2024/11/Konsol-Edebiyat-Website-Fon-2-1.mp3